Uğur Mumcu Cinayetinin Perde Arkası…


Uğur Mumcu Uğur Mumcu’nun kimler tarafından ve neden, Ocak 93’te, öldürülmüş olduğunu öğrenmek istiyorsanız, önce 1991 Körfez Savaşı ve ABD’li Çekiç Güç’ü, iyiden iyiye incelemeniz gerekir…
Bu yetmez; Şubat 93’de yaşanan Eşref Bitlis olayını ve ardından, yine Şubat 93’teki Binbaşı Cem Ersever’in istifa olayını ve derken, Ekim 93’te, Ersever cinayetini de araştırmanız gerekir, öyle ya, Türkiye’yi sarsan bu iki cinayet ve bir kaza(?) yan yana getirilmeden Mumcu cinayetini çözemezsiniz…
Bu da yetmez; 93 Mart PKK-Özal ateşkesinin gizli kodlarını çözmeniz ve yanında, 93 Mayıs’ta, Bingöl’de şehit edilen 33 askerimizin başına gelenleri de aydınlatmanız gerekir…
Saydıklarımı toplasanız, yan yana getirseniz yine yetmez; Temmuz 93’teki Madımak ve Başbağlar olaylarını da araştırmanız, okumanız ve hepsini, anlamlı bir şekilde, yan yana koymanız gerekir…
Biz, sizler için, kısa ve özet bir anlatımla Uğur Mumcu cinayetinin perde arkasına bakmaya ve gerçeği görmeyi çalışacağız…
1. Körfez Savaşında ABD, Türkiye’yi Hedef Aldı (1991)
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 29 Kasım 1990′da, Irak’ın 15 Ocak 1991′e kadar Kuveyt’ten çekilmemesi halinde kuvvete başvurulmasını öngören bir karar aldı. Irak çekilmedi ve savaş başladı. Çöl Fırtınası adı verilen savaş 16-17 Ocak 1991 gece yarısı ABD öncülüğünde Irak’a karşı girişilen geniş çaplı hava akımıyla başladı. Savaş boyunca kesilmeden süren hava bombardımanı, izleyen birkaç hafta içinde Irak’ın komuta ve iletişim altyapısını, elektrik üretim kapasitesini, havaalanlarını ve hava savunma sistemini, kimyasal silah ve nükleer araştırma tesislerini büyük ölçüde yok etti. Irak Cumhuriyet Muhafızları 27 Şubat’ta saf dışı kaldı. ABD başkanı George Bush 28 Şubat’ta ateşkes ilan ettiğinde, Irak direnişi bütünüyle kırılmış bulunuyordu. Ateşkes 28 Şubat günü uygulamaya konuldu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 686 sayılı kararının Nisan ayının ilk haftasında Irak tarafından kabul edilmesi ile birlikte savaş resmi olarak bitti1.
Irak’ın yenilgisinden hemen sonra Saddam yönetimini hedef alan halk ayaklanmaları ülkenin önemli bir bölümünü sardı. Mart 1991′de Basra ve çevresinde başlayan, iki hafta süren ve Bağdat’a kadar sıçrayan Şii ayaklanması Irak kuvvetlerince sert biçimde bastırıldı. Şii ayaklanmasından birkaç gün sonra da kuzeyde Kürt ayaklanması başladı. Ayaklanmalara karşı Saddam Hüseyin yönetiminin giriştiği sindirme harekatının vardığı boyutlar yeni bir uluslararası bunalım yarattı. Toplu katliam korkusuyla Türkiye ve İran sınırlarına 1.5 milyon Kürt yığıldı. Bunun üzerine Birleşmiş Milletler bir kurtarma harekatı başlattı. BM Güvenlik Konseyi Irak’tan Türkiye ve İran’a sığınan mülteciler konusunda özel olarak toplanarak şu kararı aldı2;
“Güvenlik Konseyi, Genel Sekreter’in Irak’ta gerekirse bölgeye tekrar heyet gönderme temelinde, Irak yetkilileri tarafından her türlü baskıya maruz kalan Irak sivil halkının ve özellikle Kürt halkının dramıyla ilgili insancıl çabaların devam ettirilmesini talep eder.”
7 Nisan’da “Huzur Operasyonu” (Operation Provide Comfort)’nu başladı. Bu operasyonla Türk sınırına bitişik bir “Güvenli Bölge” (Safe Haven) oluşturuldu. Kürtler bu bölgede toplandı. 10 Nisan’da 36. paralelin kuzeyindeki bölgeye uçuş ve müdahale yasağı kondu. Bu yasakla Güvenli Bölge artık BM’nin değil fiilen ABD’nin yetkisine girdi. Aynı süreçte Kürdistan Cephesi “De Facto” olarak bir parlamenter sistemi benimseme kararı aldı. 19 Mayıs 1992’de ilk seçim yapıldı ve Kürt Parlamentosu kuruldu. Barzani artık “Özerk Kürt yönetimi lideri” idi.
Saddam, savaş sırasında Türkiye’nin ABD tarafında yer almasına kızgındı. Kürtlerin Türkiye sınırına yığılması ve olası bir müdahalenin Türkiye tarafından yapılması ihtimaline karşılık, PKK ile doğrudan ilişkiye girdi ve örgütü Irak kuzeyinde Türkiye’ye karşı bir savunma hattı oluşturmak üzere destekledi. ABD’li müttefiklerimizin görmezden geldiği bu destek sonucu PKK, Şemdinli güneyinde yer alan Hakurk, Ari, Lolan ve Basyan, Çukurca güneyinde Avaşin, Şırnak güneyinde Haftanin, Sinat ve Zap gibi önemli alanlarda mevzi kazandı. Sayısal gücü ise on bini aşkındı…
Türkiye, savaşa girmediği halde 1. Körfez Savaşı’nda kaybeden taraf olmuştur. Savaş sonrası Saddam’ın Kürt isyanlarını bastırmak için Irak kuzeyindeki Barzani peşmergelerine saldırması, bunun sonucunda ortaya çıkan sığınmacı sorunu, dünya kamuoyu gündemine Kürt sorunu olarak çekilmiş olup, Türkiye hala bu sorunla uğraşmaktadır. Yine savaş sonrası Barzani fiili durum yaratarak Özerk Kürt Yönetimi kurmuş ve gelecekte Türkiye’ye tehdit olacak olası bağımsız bir Kürt Devleti’nin temelini atmıştır. 1992’nin Aralık ayında Uğur Mumcu bu tehlikeyi görmüş ve kalemiyle Cumhuriyet gazetesinden haykırıyordu;
“Çekiç Güç’e “Evet” dedikten sonra “Kuzey Irak’ta Kürt Devleti’nin kurulmasına karşıyız” demenin bir anlamı var mı? Kimi inandırır bu sözler? Çekiç Güç’ün amacı, “Federe Kürt Devleti”nin kurulması ve kurulan bu devletin Batı askeri gücüyle korunmasıdır. Bu sonuç, Kürtler açısından Kürtler’e özerklik veren 1920 Sevr Anlaşması’nın 64. Maddesinin gerçekleşmesidir…”
Körfez savaşının sonucuna ilişkin elimizde iki belge daha bulunmaktadır; biri; Genelkurmay Başkanlığı’nın 12 Nisan 2007 tarihli basın açıklamasıdır. Diğeri ise Ankara DGM’de görülen Öcalan davası tutanaklarıdır. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, PKK’nın nasıl güç kazandığını 12 Nisan 2007’de yaptığı basın açıklamasında şu sözlerle ifade etti;
“1991 yılındaki Körfez harekatından sonra Kuzey Irak’taki 36. paralelin kuzeyinde bırakılan bölgede, bitme noktasına gelen terör örgütü PKK, orada güç kazanmaya başlamış ve 1992′den itibaren terörün boyutu zirveye çıkmıştır. Bu savaşta Türkiye Cumhuriyeti koalisyon güçlerine destek vermiştir. Ancak sonucunda Türkiye zarar görmüştür. 36. paralelin kuzeyinin Saddam’a yasaklanmasıyla, bu, kuzeydeki insanları korumakla birlikte aynı bölgede PKK’ya korunma bölgesi oluşturmuş ve bugünkü durumu da yaratmıştır. Hala da bu durum artarak devam etmektedir. O karakolların basılması, kitle halinde zayiat verdiği dönemler hep bu döneme rastlar3.” Türkiye bu savaşta yaklaşık 100 milyar dolarlık bir ekonomik kayba uğramıştır.

Savaş sonrasında uluslar arası bir Kürt sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. Irak kuzeyinde Kürdistan adıyla Özerk Kürt yönetimi kurulmuştur. Sayıları on bini aşkın bir PKK tehdidi ortaya çıkmıştır. Kısacası Türkiye, Körfez savaşında izlediği Özal siyasetiyle kaybeden taraf olmuştur. Bu tespitlerimizin kanıtlarını toplamak için gelin Şemdinli’ye gidelim, Özal’ı da alalım yanımıza, bakalım neler yaşanmış, birlikte görelim…
Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir.
“Silahlı Kuvvetlerin görevi yurt savunmasıdır. Yurt savunması da en kutsal görevdir. Bu görev ne okyanus ötesi ülkelere ihale edilir ne de başka devletlerin stratejileri için kullanılabilir. Genelkurmay Karargahında buralarda görüştüğümüz komutanların kafalarında yalnızca bir amaç var: Ne sınır ötesi fetihler, ne Musul, ne Kerkük; yalnızca yurt savunması…
Uğur Mumcu, Cumhuriyet, 9 Mart 1991.
Özal, Bu Gerçeği Şemdinli’de Gördü (Eylül 92)
İşte resim, iyi bakınız, ortada beyaz gömlekli olan rahmetli Özal, tarih; 7 Eylül 1992. Beyaz gömlekli, gözlüklü, şişmanca olan, dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal. Hemen solundaki eşi Semra Hanımefendi, sağındaki ise rahmetli Eşref Bitlis, orgeneral, dönemin Jandarma Genel Komutanı. Bitlis Paşa’nın hemen sağ arkasındaki çelik başlıklı olan binbaşı ise benim.
Resimde Deniz Kuvvetleri Komutanı var, Olaganüstü Hal Bölge Valisi var, Hakkari Valisi ve Şemdinli Kaymakamı Seyfullah Hacımüftüoğlu var, yani bu resimde “Devlet” var. Neden geldi Özal Şemdinli’ye?
Resmin çekildiği yer; Şemdinli Alan Jandarma Hudut Bölüğü. Bu bölük Özal’ın gelişinden tam bir hafta önce, 30 Ağustos 1992’de teröristlerin imha amaçlı saldırısına uğradı. Beş yüzden fazla terörist Irak’tan gelerek bölüğümüze, şafak vakti, imha etmek ve ele geçirmek maksadıyla saldırıda bulundu. Olayı duyan Tabur Komutanı ve beş asker yardıma gitti gün doğarken. Yolda pusuya düştüler, mayına bastılar, biri ağır yaralandı ama o pusuyu geçip karakola vardılar. Askerleriyle birlikte omuz omuza teröristlere karşı mücadele ettiler. Sabah başlayan çatışmalar akşama kadar sürdü ve bu resimde gördüğünüz “Devlet” tabur komutanı ile beş askerinden hiç haber alamadı. Akşam olduğunda teröristlerin çoğu yere serilmişti, canını kurtarabilenler kaçmaya başlamıştı. Akşam haber alabildi “Devlet” bölgede olan bitenden. Özal merak etmiş bu olayı, gidelim bakalım, nedir bu olay, yerinde görelim, diyerek Şemdinli’ye geldi, işte resmi.
Biz anlattık Özal’a olan biteni. Irak’tan geliyorlar, dedik, Barzani bölgesinden ve Çekiç Güç’ün himaye ettiği bölgeden. Biz anlattık Özal’a, sayıları kalabalık dedik, mevcutları bizden fazla.
Biz anlattık Özal’a, bizde olmayan silahlara sahipler, dedik, ellerinde Bikeysi otomatik tüfek var, RPG-7 roketatar var, Kannas keskin nişancı tüfeği var, dedik ve ele geçen bu silahları da gösterdik. Yine gelecekler, dedik, Sayın Cumhurbaşkanım, yine saldıracaklar hem de bütün askeri üslerimize, köylerimize, hatta Şemdinli merkezine. Onlar gelmeden biz gidelim, dedik, biz Irak’a gidelim ve çatışmayı orada yapalım. Dinledi bizi ve gitti. Devlet Şemdinli’den gitti, onların yerine bir hafta sonra Irak’tan teröristler geldi ve 13 Eylül’de Aktütün’e, 27 Eylül’de Derecik’e saldırdı. PKK’ya darbe vurduk, vurduk ama biz bir ayda tam 74 şehit verdik. Şimdi soruyoruz kendimize, bu şehitlerimizin sorumlusu kim, diye?
Aslında başımıza gelecekler iki yıl öncesi, PKK’nın 1990’da yapılan IV. Kongresinde planlanmış ama bizim haberimiz olmadı hiç. Binbaşı Ersever’in yazdıklarını okuyunca, başımıza ne gelmiş, neden gelmiş, bugünlerde anlıyoruz tüm yaşananları. Bakın nasıl anlatıyor Ersever;
“ PKK’nın 92 yılı hedeflerinde Türkiye-Irak sınırının Türkiye tarafındaki sınır karakollarına saldırıp ortadan kaldırılması vardı ve planın ilk adımı buydu. Böylece 330 kilometrelik sınır boyunca dizilen sınır karakoları kaldırılacak ve Türkiye tarafında bir kurtarılmış bölge yaratılacaktı. Diğer yandan sınırın Irak tarafı zaten PKK’nın denetimindeydi ve sahada onlarca kampta binlerce militan, sabahtan akaşam kadar silahlı eğitim görüyordu. Bu gücün elinde onlarca çeşitli çapta havan topu, uçaksavar, binlerce roketatar ve onbinlerce piyade tüfeği mevcuttu. Apo bu silahlı gücü, sınır karakolları kaldırıldıktan sonra sınırın her iki tarafına konuşlandırmayı ve bu sahada Botan-Behdinan savaş hükümeti kurmayı amaçlıyordu.”
Saldırıya uğradığımız yıl 92. Saldırıların planladığı yıl 90. Üstelik Şemdinli stratejik hedef seçilmiş terör örgütü tarafından, ne yazık ki, haberimiz olmadı bundan. Üç buçuk eşkıyadan hesap sorabilmek için koşa koşa gittik Şemdinli’ye ve gider gitmez saldırıya uğradık ama üç beş eşkıya tarafından değil binlercesi tarafından, yazıklar olsun. Size bu satırları yazan , işte o yılların Şemdinli Tabur Komutanı…Özal ile birlikte Şemdinli’ye gelen Bitlis Paşa bizi can kulağıyla dinlemişti, hiç ses çıkarmadan, oldukça düşünceli bir halde, gün gibi hatırlıyoruz. O da dinledi ve gitti. Özal ve Bitlis Paşa’nın Şemdinli’de gördüğü neydi;

“PKK sayıları 20 bini bulan bir silahlı güce ulaşmıştı.
Bu silahlı güç Şemdinli sınır hattına konuşlanmıştı.
Ellerindeki silahların teknik ve taktik olarak üstündü.
Amacı; hudut hattındaki karakollara imha amaçlı saldırı yapmak ve bir süre elde tutup halk ayaklanmasını başlatmaktı. İmralı savaş hükümeti kurmaya hazırlanıyordu.
Bu silahlı güç Barzani bölgesinde Çekiç Güç yani ABD tarafından desteklenmişti.”
Özal ve Bitlis bu gerçeği gördü ve gitti. Hemen ardından duyduk ki Türk Silahlı Kuvvetleri Irak’a kapsamlı bir kara harekâtı yapacakmış! Hem de kimden duyduk biliyor musunuz, Barzani peşmergelerinden. Güneyde karakollarımız var Barzani peşmergelerine komşu, onlar anlattı bize, köylüler anlattı; Barzani ve Talabani Eşref Bitlis Paşa ile anlaşmış, peşmergelere silah, yiyecek, giyecek verilecekmiş, hatta dolar üzerinden aylık maaş verilecekmiş, Türk Ordusu ile Barzani-Talabani peşmergeleri PKK terör örgütünü Irak’ta temizleyecekmiş. Yıl 2010. Bakıyoruz haberlere, Barzani’ye silah ve cephane verildiğinden bahsediliyor. Eğer ki ülkemizdeki siyaset Barzani’ye destek vermiş ise, işte bu dönemdedir, 1992’dedir. Biz Şemdinli’de görev yaptığımız yıllardadır. Şemdinli’de karakol baskınlarının yapıldığı süreçtedir. Varsa aksini söyleyecek, buyursun çıksın, biz buradayız…Dedikleri gibi de oldu. Barzani ve Talabani’ye yardımlar yapıldı ve Derecik’te konuşlu Komando Tabur Komutanlığı unsurlarına yapılan saldırıdan tam bir hafta sonra, 3 Ekim 1992 tarihinde, Türk Silahlı Kuvvetleri Irak’a kapsamlı, belki yakın tarihimizin en kapsamlı kara harekâtını başlattı, biz oradaydık…
Plan şuydu:
Saddam saldırıları sonucu Irak kuzeyindeki sınır boylarında yaşayan Kürt köylüler geri çekilmiş, köylerini boşaltmıştı, tıpkı PKK saldırıları sonucu Türkiye’de boşaltılan köyler gibi. PKK terör örgütü müştereken temizlenecek ve köylüler her iki tarafta da köylerine geri dönecek, sınır boylarında peşmerge karakolları açılacak, Türkiye ile Barzani-Talabani sınır boylarını koruyacaktı. Plan güzeldi. Her iki tarafta da göçlerin trajedisi bu şekilde çözülmüş olacaktı. Sınır güvenliği sağlanmış olacak, PKK tarihten silinecek ve her iki tarafta güvenlik ve huzur hüküm sürecekti.
Rahmetli Eşref Bitlis Paşa’nın, aradan yıllar geçtikten sonra ana fikrinin ne olduğunu şimdi anlıyoruz. Bitlis Paşa, Çekiç Güç himayesinde ve Barzani-Talabani bölgesinde sayıları 20 bini bulan bir terörist varlığından haberdardı. Barzani ve Talabani’yi PKK’ya karşı verilecek mücadelenin içine çekmek ve çatışmaları Irak’ta yapmak istiyordu. Çünkü bu 20 bin terörist, Türkiye’ye giriş yapar da eylemlere girişirse, ülkemizin kan ve ateşe boğulacağını da çok iyi biliyordu. Bu yüzden çatışmayı Irak’ta kabul etmek ve Türkiye’nin bundan zarar görmesini engellemek istiyordu. Bu amaçla Irak kuzeyine sayısız kereler gitmiş, hatta içinde bulunduğu helikopter iki kez ABD tarafından düşürülmeye çalışılmıştı. Medyada çok yazıldı çizildi bu konu. Buna rağmen Eşref Paşa planından vazgeçmemiş, Barzani-Talabani ile anlaşmış ve planlandığı gibi 3 Ekim’de kara harekatını başlatılacaktı. Ama ABD Eşref Paşa gibi düşünmüyor ve harekatın yapılmasını engellemeye çalışıyordu. Bu ABD, harekata ilişkin düşüncesini göstermek Türkiye’yi bu kararından vazgeçirmek için, harekat ile aynı günlerde yani harekatın başlayacağı günlerde, Ege denizinde bir tattibatta olan “Muvanet Zırhlımızı” vurdu ama harekatı engelleyemedi. Bitlis Paşa 3 Ekim’de harekataı başlattı ve Türk Orduları Irak’a girmeye başladı…
PKK’yı Bitecekti ama ABD Engel Oldu (Ekim 92)
“PKK bugün “savaş hükümeti” kurup “ulusal kongre”yi toplamak istiyor. (Almanya’da yayımlanan PKK’nın yayın organı Berxwedan, 15 Eylül, 30 Eylül ve 15 Ekim 1991 tarihli sayıları). Eski İngiltere Başbakanı Callagan, NATO toplantısında “Kürt sorunu saatli bombadır, Türkiye’de patlayacaktır” derken, acaba ne gibi olası olayları anlatmak istiyor?”
Uğur Mumcu, Cumhuriyet, 10 Temmuz 1992
92 Ekim harekatı Öcalan davası tutanaklarında da yer almıştır. Dava ile ilgili tüm bilgi ve belgelere sahip Cumhuriyet Başsavcılığı, Ekim 92 harekatını şu sözlerle değerlendirmiş ve bu sözler iddianamede de yer almıştır; “1992 yılının başından itibaren PKK’nın yurtiçindeki elemanlarına önemli ölçüde darbeler vurulmuşsa da K.Irak’taki üslerinden devamlı takviye alan örgüt, bu darbeleri telafi etme yoluna gitmiştir. Bunun üzerine Ekim 1992 tarihinde örgütün K.Irak’ta bulunan kamplarına önemli bir operasyon gerçekleştirilmiştir. Bu harekat ile örgüte büyük kayıplar verdirilmiş ve böylece PKK’nın kurtarılmış bölgeler oluşturma teşebbüsü neticesiz bırakılmıştır.”

Harekât, Muavenet Zırhlımızın ABD tarafından vurulmasına ve tüm engellemelere rağmen, düşünüldüğü gibi ve planlandığı gibi 3 Ekim’de Eşref Bitlis Paşa’nın emir ve komutasında başladı. İçimizdeki coşku büyüktü, artık bu işin biteceğini düşünüyorduk biz Şemdinli’de. Halkta da büyük bir umut vardı, artık terörün biteceği ve ülkeye huzur ve güvenliğin geleceğini düşünüyorlardı. Türk Ordusu Irak’a girer girmez, sınır boylarında hüküm süren teröristlerle çatışmalar başladı ve biz de bir yandan Şemdinli-Irak sınırını korurken, bir yandan da harekâtta olup bitenleri gün be gün izlemeye başladık. Belki de silahlı kuvvetlerimizin girdiği her bölgede, başta Hakurk, Basyan, Şive, Mezi , Keryaderi, Avaşin, Zap olmak üzere, şiddetli çatışmalar yaşanmaya başladı. Bir zamanlar Öcalan’ın sözde savaş hükümeti kurmayı planladığı Botan-Behdinan yani Şırnak-Hakkâri sınır boylarının hemen güneyi öylesine terörist kaynıyordu ki, patlayan bomba ve roketlerin sesleri, yapılan top atışları ve bölgeye giden Kobraların uçaksavar top sesleri bulunduğumuz sınır boylarından dahi duyuluyordu. Çatışmalara Barzani ve Talabani peşmergeleri de katılıyor, gündüz yaşanan çatışmalar gece boyu da sürüyordu. Harekâtın ilk gücü sonrası aldığımız haberler gerçekten heyecan vericiydi; teröristler her bölgede ağır zayiatlar veriyor, etkisiz hale getirilen terörist sayısı yüzlerle ifade ediliyordu. Bugünkü medyanın üç beş silah ve mermiye “çok sayıda” demesine bakmayın, o günlerde gerçekten çok sayıda, yüzlerce, binlerce silah ve cephane ele geçirilmiş, ileri harekât da devam ediyordu. Canlı tanığıyız bu olayların, gizli tanık değil, açık ve canlı bir tanık…
Ekim 92 harekatı Türk tarihinin bir dönüm noktasıdır. Bu harekat, Eşref Bitlis Paşa’nın PKK terör örgütünü Irak kuzeyinde bitirme harekatıdır. Barzani ve Talabani bize ihanet etmiş olmasaydı, belki de Bitlis Paşa amacına ulaşacak ve PKK tarihten silinmiş olacaktı ama olmadı, neden? Harekat sonucu, PKK’nın ölümcül bir darbe yediğini gören bir takım kirli eller önce Talabani’yi, ardından da Barzani’yi PKK yönetici kadrosu ile anlaştırdı ve bu ikili PKK’yı operasyondan sakladı, himaye etti. Kimdi bu kirli eller? Harekatın bizzat içinde yer alan Cem Ersever olaylara tanıktır. Yaşamış olsaydı, belki de bu sorumuz açık cevaplar bulabilecekti ama olmadı, çünkü Ersever öldürüldü, faili ise meçhul. Bakın Ersever, Barzani Talabani ikilisinin ihanetini nasıl anlatıyor;
“Askeri harekat imhayı amaçlar. Bu harekatta imha görevi peşmergelere verilmiştir. 2 Ekim’de harekat başlamıştır. 5 Ekim’de Kürdistani Cephe ile PKK arasında anlaşma yapılmıştır. Ayın 15’in de anlaşmayı imzalamışlardır. Talabani gibi siyasi bir fahişe gelip bizi iğfal etmişti. 2 bin PKK’lı almıştır, barındırmıştır4. “
Ersever’in söyledikleri doğrudur. Ekim 92’de dağılma ve yok olma noktasına gelen örgüt, Talabani ve Barzani’nin PKK ile yaptığı anlaşmalar sonucu yeniden güç kazanmıştır. Şimdi gelelim bizim yaşadıklarımıza…

Ekim 92 ayı sonuna doğru harekâta son verildi ve birliklerimizin çoğu döndü ve ülkede huzur rüzgârları esmeye başladı. Biz yine Şemdinli’deyiz, azalan terör olayları sayesinde zaman zaman gazete okuyor ve televizyon seyrediyoruz. Cengiz Çandar ve Talabani adı sıkça duyulmaya başladı o günlerde. Çandar Irak’a gelip gidiyor, Talabani ise Türkiye’ye. Her ikisi de yetkili makamlarla görüşüyor ve görüştükleri makamlar arasında aracılık yapıyorlardı ama ne için, bilmiyorduk. Bir ara ateş kes sözleri medyaya hakim oldu, terör örgütün silah bırakacağından bahsediliyordu.
Bakın sonra neler oldu…
Mumcu, Bitlis ve Ersever’in Ortak Noktaları
“Ben Ahmet Cem Ersever, PKK ile mücadelede atılan adımların yanlış olduğunu, TC’nin PKK sorununa karşı bir stratejisinin olmadığına inandığımı ve 1992 yılında zevahiri kurtarmak gerekçesiyle bilgisizce yapılan Kuzey Irak harekâtının devleti bir açmaza soktuğunu, PKK’ya siyasi kazanımlar getireceğini, güçlenmesini sağlayacağını, siyasi işportacı Celal Talabani isimli şahsın Türkiye’de sadece PKK’nın askeri gücünü ele geçirmek maksadıyla tezgâhlar peşinde olduğunu beyan ederek, 1993 yılı Mart Ayında…….. kendi isteğimle ve bazı arkadaşlarımla birlikte emekli oldum.
Ahmet Cem Ersever, 1993
Ekim 92’de başlatılan kara harekâtı belki de yakın tarihimizin önemli bir dönüm noktası olacaktı, belki de terör şimdi bitmiş olacaktı, belki de küresel üçlünün küresel projeleri, tıpkı Sevr haritası gibi parçalanıp ayaklar altına alınmış olacaktı ama hiç birisi olmadı. Çünkü bu harekât amacına ulaşamadan sonlandırıldı. 92-93 yılında yaşananlar bir türlü aydınlığa çıkarılamadı, kimse anlatmadı ve bu bilinmezlik hala gizemini korumaktadır…
92 Ekim harekâtının etkileri bölgede sürerken, örgüt dağılmaya yüz tutarken, ABD Barzani ve Talabani ikilisiyle Türkiye’ye karşı plan ve programlar hazırlarken, Cengiz Çandar PKK ile Özal ya da yetkilisi arasında mekik dokurken, sözde ateşkes çığlıkları medyada atılırken ilk sarsıcı cinayet işlendi ve Uğur Mumcu, terör ve kaçakçılık konusunda ülkemizin yetiştirdiği en kıymetli insan, araştırmacı, gazeteci ve yazar, uğradığı bir bombalı suikast sonucu yaşamını yitirdi. Bu dönemde yaşadıklarımıza bir anlam kazandırabilmek için önce tarihleri alt alta bir sıralayalım:
“30 Ağustos 1992. Şemdinli Alan karakoluna saldırı yapıldı. 19 şehit.
13 Eylül. Aktütün karakolu aynı şekilde saldırıya uğradı. 22 şehit.
27 Eylül. Derecik karakoluna teröristler saldırdı. 33 şehit.
1 Ekim 1992’de Muavenet zırhlımız ABD savaş gemisi tarafından vuruldu.
3 Ekim. Irak harekatı başlatıldı.
5 Ekim. Talabani PKK ile anlaşma yaptı.
15 Ekim. Barzani PKK ile anlaşma yaptı.
Ekim 92’de 2-3.000 PKK’lı Talabani’ye teslim oldu.
24 Ocak 1993’te Uğur Mumcu öldürüldü.
17 Şubat. Eşref Bitlis bir uçak kazasında yaşamını yitirdi.
15 Mart. Binbaşı Cem Ersever istifa etti.
20 Mart. PKK terör örgütü Lübnan Bekaa’da ateş kes ilan etti(Nevruz bayramı).
15 Nisan. Ateş kes sonu(Şeyh Sait’in yakalanma yıldönümü).
17 Nisan. Cumhurbaşkanı Turgut Özal öldü.
24 Mayıs. 33 silahsız asker Bingöl’de teröristler tarafından katledildi.(İmralı’nın 15. evlilik yıldönümü).
Bu olaylar arasında bir bağ olduğu açık, hem de anlamlı bir bağ, komplo teorisi değil.
Olaylardaki kişiler arasında da bir bağ var hem de çok anlamlı, varsayım değil.
Olayların sonuçları da birbiriyle ilişkili, tesadüfi değil. Şimdi ilk sıradan başlayalım olayları analiz etmeye.
92 Şemdinli baskınları…
92 Şemdinli saldırıları rastgele yapılmış eylemler değildir. Eylemler, İmralı’da yatanın Şırnak-Hakkari arasındaki sınır karakollarını imha amaçlı saldırılarla ortadan kaldırıp, Botan-Behdinan savaş hükümetini Şemdinli’de kurmak niyetine dayanmaktadır. Eğer ki bu saldırılar amacına ulaşıp da teröristler Alan ya da Aktütün ya da Derecik karakollarından birini ele geçirip, bir kaç gün elde tutmayı başarabilseydi, biliniz ki Güneydoğu’da halk ayaklanması başlatılmış olacaktı. Uğur Mumcu bu tespitimizi Şemdinli eylemlerinden bir yıl önce yapmış ve haykırmış ama biz duymamışız;
“1984 yılından bu yana bölgede en az 2.764 kişi öldürüldü. Kim kurutacak bu kan gölünü? Güneydoğu’daki olayları, ne yazık ve ne acı ki Lübnan iç savaşındaki olayları izlercesine izliyoruz. Güneydoğu’da bir iç savaş başlıyor! Uyanın…Uyanın…Uyanın…Uyanın artık!…”
Uğur Mumcu, Cumhuriyet, 9 Ekim 1991”.
Mumcu doğru söylüyordu, tanığı biziz, örgüt 92 yılı hedeflerine ulaşmış olsaydı, 92 Nevruz’unda halk ayaklanmasını başlatmış olacaktı. 92 Şemdinli karakol baskınları örgütün istediği gibi sonuçlanmış ve karakollar ele geçirilmiş olsaydı, 93 Nevruz’unda Serhildan denilen halk isyanı yine başlatılmış olacaktı ama başaramadılar. İsterseniz 92 ve 93 Nevruzlarında Şırnak, Cizre ve Nusaybin’de çıkan oları bir inceleyiniz, hele ki Şırnak’ta çatışmalar günlerce sürmüştü, bir inceleyiniz, haklı olduğumuz görülecektir. Şemdinli’de bu saldırıların yapıldığı karakolların Tabur Komutanıydık biz, sözlerimiz ciddidir, varsayım değil. Başaramadılar, onca saldırıya rağmen bu ülkede bir halk ayaklanması başlatamadılar, halkımızın sağduyusu ve güvenlik güçlerinin zorlu mücadelesi buna izin vermedi. Ama ya şimdi? 92 Ekim Olayları…

Bu olayların yaşlandığı dönemde Eşref Bitlis hayatta, Cem Ersever hayattadır. Gelişmeleri bilmektedir. Irak’a geniş çaplı bir harekatın görüşmeleri hatta hazırlıkları yapılmaktadır. Bu süreçte Bitlis Paşa’nın niyeti ABD tarafından öğrenilmiş ve caydırmak için bir kaç kez helikopterine taciz yaptıkları da medyaya yansımıştır.
Muavenet zırhlımızın göz göre Ege Denizi’nde ABD’nin savaş gemisi tarafından vurulması da bir tesadüf değildir, olamaz. Amacı Türkiye’ye gözdağı vermektir. Ne için? Irak’a müdahalesini engellemek için. Bu da Bitlis Paşa’yı durduramadı, 3 Ekim’de harekat yapıldı ve örgüte önemli bir darbe vuruldu.
92 Ekim Barzani-Talabani-PKK ittifakı…
Harekat sonrası dağılmak olan bu örgüt, Barzani ve Talabani’nin yaptığı anlaşmalarla kurtarıldı. Talabani 2-3 bin PKK’lıyı kendi peşmergeleri içine aldı. Amaç; PKK’yı “Talabani’leştirerek” yok etmekti. Ardından Talabani, Özal siyaseti ile PKK arasında ateşkes görüşmelerine başladı.
93 Ocak-Şubat cinayetleri ve olayları…
Bu süreçte Uğur Mumcu haykırıyordu; ABD Irak kuzeyinde bir Kürt devleti kuruyor” diyerek. Yazdığı yazıların büyük bir bölümü de ABD’nin Kürdistan siyaseti, Barzani ve Talabani ile Özal siyasetinin yanlışlıkları üzerine inşa edilmişti. 24 Ocak 1993’de öldürüldü yani susturuldu. Yaşamış olsaydı, belki ABD’nin kirli planları kamuoyu tarafından açıkça görülmüş olacaktı ama buna izin vermediler. Uğur Mumcu’nun anlattıklarını Bitlis Paşa’nın okumamış olması düşünülemez, çünkü her sabah gazetelerin köşe yazıları çıkarılır ve Bitlis Paşa’ya sunulurdu, hem de önemli kısımların altı çizilerek. Bitlis Paşa’nın PKK karşı mücadele stratejisi, bu örgütü Irak topraklarında yok etmeye ve çatışmanın Türkiye’ye taşınmasını önlemeye dayanıyordu. 17 Şubat’ta uçağı düştü ve aramızdan ayrıldı. O da yaşamış olsaydı, belki PKK terör örgütü tarihten silinmiş ve çatışmalar da Türkiye’ye çekilmemiş olacaktı ama olmadı, izin vermediler ve çatışmayı ülkemizi taşıdılar. 15 Mart’ta, ABD-Barzani-Talabani-PKK ilişkilerini üzerine pek çok bilgiye sahip Binbaşı Cem Ersever istifa etti. Soner Yalçın ile yaptığı görüşmede, istifasına yol açan asıl nedenin 92 Ekim Irak Harekâtı olduğunu açık açık söylüyor Ersever;
“Asıl istifamın nedeni Kuzey Irak harekâtıdır. Bugün 7 Haziran 1993 Türkiyesi’nde durum neyse, bunun sebebi 92’de yapılan Kuzey Irak harekâtıdır. Bu harekât yanlıştır, bilinçsizdir. Türkiye örgütsüzlükten, bilgisizlikten tezgâha getirilmiştir…”
Önce istifa etti Ersever, ardından faili meçhul cinayetler ile Güneydoğu’daki rant ilişkilerini, Barzani ve Talabani’nin ihanetlerini açıklayacağını ilan ettikten bir süre sonra öldürüldü. Yaşamış olsaydı, kamuoyu Barzani ve Talabani’nin ne mal olduğunu öğrenecekti, faili meçhul cinayetler ardındaki sırlar aydınlanmış olacaktı ama olmadı, susturuldu, Mumcu gibi. Ersever’in istifasının hemen ardından 17 Nisan’da Özal bir kalp krizi sonucu öldü. Özal’ın ölümü kuşkulu mudur? ABD’nin Kürt politikası Özal sonrası hız kazanmış olduğuna göre kuşkuludur. İşte olayların kısa özeti, işte sonuçları, işte aralarındaki güçlü bağlar.
Şimdi biraz daha açalım olayları ve Uğur Mumcu cinayeti ile başlayalım. Neden Uğur Mumcu (Ocak 93)

Daha geçenlerde ağabeyi Ceyhan Mumcu’yu Show TV televizyonu Siyaset Meydanı programında dinledik, hem de can kulağıyla. Uğur Mumcu cinayeti hakkında şunları söyledi, çok şey söyledi ama bizim akılda not tuttuklarımız şunlar;
“Uğur’un ölümünden önceki son altı ay içinde yazmış olduğu tüm yazıları araştırdım. Yazdığı makale ve yazıların %75’i, ABD’nin Irak kuzeyinde kurmayı planladığı Kürt devleti projesine ait olduğunu gördüm. Uğur, ABD’nin Irak projesi, Barzani ve Talabani’nin faaliyetlerine dikkatleri çekmeye çalışmış. Uğur’un ölümünde radikal dini gurupları aramak ve İran’ın bu işin arkasında olduğu söylemek doğru değildir. ABD’nin Kürt devleti projesine bakmak lazım…”
Kitabımız içinde Uğur Mumcu’dan yapılmış olan alıntılara baktığımızda, hem Ceyhan Mumcu’nun sözlerinin ne denli isabetli olduğu, hem de Mumcu’nun son yazılarının nerdeyse tamamında; ABD’nin Irak kuzeyinde Bir Kürt devleti kurduğunu, bu projenin Sevr projesinin bir devamı olduğunu, PKK, Barzani ile Talabani’nin bu projede işbirliği yaptığını, nerdeyse haykırarak söylemiş olduğu görülecektir.
Uğur Mumcu’nun son yazdığı kitap; Kürt Dosyası, ama yarım kaldı, ömrü yetmedi, tamamlayamadı. Kitabı okuduk ve yarım kalmış kitapta geçen konuları ardı ardına sıraladık:
* “Öcalan’ın 31 Mart 1972’de gözaltına alınması, tutuklanması ancak ardından kuşkulu bir biçimde bu soruşturma dışında tutulup serbest bırakılması. Fakülte yönetimi tarafından korunması, askerlik hizmetinin ertelenmesi, üstelik devlet bursu verilmesi. 1973’te Mahir Çayan’ın silahlı devrim görüşlerini benimseyen Öcalan’ın PKK’nın ilk tohumlarını atması.
* 1978’te Öcalan’ın Kesire ile evlenmesi. Kesire’nin, Tunceli isyanlarını bastıran Korgeneral Abdullah Alpdoğan ile ayaklanma sırasında sık sık görüşen ve çevresinde “devlet yanlısı ve CHP’li” olarak tanınan Ali Yıldırım’ın kızı olması. Ali Yıldırım’dan yola çıkılarak 1938 Tunceli isyanına uzanması. İsyanının bastırılmasında asıl kişilik olarak Korgeneral Abdullah Alpdoğan’ın gösterilmesi ki bu durum, kitabın son sayfalarına kadar uzanmaktadır.
* 1938 Tunceli isyanının, 1925’te çıkan Şeyh Sait ayaklanmasının bir devamı olduğunun vurgulanması. Arada çıkan ayaklanmaların incelenmesi.
* 1925 Şeyh Sait isyanı ile 1938 Tunceli yakalanmasının ardından Kürt Hoybun örgütü ile Ermeni Taşnak partisi işbirliğinin incelenmesi. Bu işbirliği sonucu Ağrı ayaklanmasının çıkarılması. Bu ayaklanmaya İngiliz casusu Lavrence’in yardım etmesi. Ermeni Ruben Paşanın da ayaklanmayı desteklemesi.
* Tunceli bölgesinin Alevi-Sünni olduğu ve Kürtlerin Türk soyundan geldiğinin tespiti. Çözümün cehaletin yok edilmesi ve taassubun kırılmasında olduğu.
* Seyid Rıza’nın bölgede güç kazanması. Bölgedeki 347 ailenin mecburi iskana tabi tutulması. Bu amaçla 1932’de iskan kanunun çıkarılması ve kanun ile Aşiret ayrıcalıklarının kaldırılması, Feodal yapının kırılması. 1960’ta ek liste ile 55 ağanın daha Batı’ya gönderilmesi. İskan kanunu ile Türkiye’ye gelen 247 bin 295 göçmenin Doğu illerine yerleştirilmesi ancak tapu verilmediğinden bunları Batıya geri dönmesi. Dersim ıslahat planının yapılması ancak uygulanamadığı.
* Fransız ajanlarının Kürtleri isyana kışkırtabilecek faaliyetlerinin olduğu.
Bölgenin ıslahı için yapılmış olan planlar ve raporların özeti. 1934 Soyadı kanunu ile ağa, bey, Hafız, Hoca, Molla gibi unvanların kaldırılması. Dersim’in Türk olduğuna vurgu yapılması. Sorunun feodal yapıdan kaynaklandığı. Bazı yörelerde Türklerin Kürt olarak nüfus kaydına alınmış olması. Kürt nüfusunun hızla artması.
* Kürt ve Ermeni örgütlerinin işbirliği. Fransızların Kürtler için alfabe yapması. Ermenilerin Kürtlere destek vermesi ve Kürdoloji enstitüsü açması, kongre düzenlemesi. Suriye’de 14 farklı ayrılıkçı unsurun Kürtçülük üzerinden işbirliği yapması ve bunlar içinde Nakşiler tarikatının da bulunduğu. Amacın; Büyük Ermenistan ve Kürdistan Ermeni-Kürt birliğini kurmak olduğu, bu birliğin sınırlarının Toroslardan başladığı.
* Merzifon’daki Amerikan kolejinde silah ve cephane bulunması ve buradaki bir raporda, “Amerikan nüfuzunun Anadolu’da temini için Ermenileri ele almak, Kürt ve Kızılbaş kanı Ermeni kanıdır diyerek bunları Türk camiasından koparıp Ermeni camişasına yamamak” şeklinde bir planın bulunması. Tunceli’de hükümet kurulması meselesinin bir Ermeni casusunun işi olması.
* Alpdoğan’ın raporu; Doğu’daki sorun cehalettir, feodal yapıdır. Kürtler büyük Türk ailesindendir.”
Amacımız; Uğur Mumcu’nun yarım kalmış kitabını zihinlerimizde tamamlamaya çalışmaktır. Anlamaya çalışıyoruz, özellikle de son kitabını yazarken ne düşündüğünü ve neyi amaçladığını. Kitapta geçen ana konular budur. Şimdi bu konularla anlatılmak istenen nedir, ona bakalım. Bize göre yarım kalan kitabın sonu şudur;
1. Öcalan şüpheli bir kişiliktir, Kürdistan projesi için seçilip yetiştirilmiştir.
2. Doğu sorunun temelinde feodal yapı(Ağalar, beyler, şeyhler ve şıhlar) bulunmaktadır.
3. Devlet feodal ağalığı kaldırmaya çalışılmış ancak bu engellenmiştir.
4. Çözülemeyen Doğu sorununu, küresel güçler Kürdistan projesi için kullanarak Cumhuriyet’e karşı halk isyanı çıkarmışlardır.
5. Küresel güçlerin projesi; Büyük Ermenistan ve Kürdistan’dır, yani Sevr projesidir, bu amaçla “Ermeni-Kürt ittifakı” yani “Taşnak-Hoybun ittifakı” yapılmaktadır.
* Peki, ne amaçla yetiştirilmiştir Öcalan?
* Bu açık; Ermeni-Kürt işbirliği yapılarak, içine ne kadar etnik farklıklar varsa konularak, Nakşi tarikatının da desteğiyle “Büyük Ermenistan ve Kürdistan”ın hayata geçirilmesi için.
* Peki, kime karşı?
* İşte bu da açık; Ben Türk’üm diyenlere karşı, Türk varlığı ve kimliği içinde yaşamaktan güç bulanlara karşı, Anadolu’daki Türk kimliğine ve varlığına karşı.
* Peki, kim var bu projenin ardında?
* Bu ise çok açık; İsrail. Strateji İsrail’in, güç ABD’nin, siyaseti ise AB’nin.
Uğur Mumcu’nun son yazdığı makale de, tıpkı kitapta anlatmak istediklerini doğrular niteliktedir. Irak kuzeyinde kurulması planlanan Kürt devletinin ardında İsrail’in bulunduğunu yazmaktadır Uğur Mumcu çünkü Barzani’nin MOSSAD ile bağı vardır5;
“Ortadoğu’nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor.
Kanıtlanan son ilişki MOSSAD-Barzani ilişkisidir. MOSSAD, İsrail’in gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı? Barzani’nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi. Kimse bu ilişkiye, “Hayır olmadı” diyemiyor. CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da MOSSAD-Barzani ilişkileri bilinmiyordu. MOSSAD’ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sydney’de yayınlanan “Israel’s Secret Wars-A History of Israel’s Intelligence Services” adlı kitapta sergileniyor.”

Uğur Mumcu yazısında Barzani’nin CIA-MOSSAD ile bağlantılı olduğunu ve her ay düzenli para aldığını açıklıyor;

“Bu kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor. Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği yazılıyor. Kitapta 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra, MOSSAD’ın Kürtlerle ilişki kurduğu (sh.327), Mısırlı ünlü gazeteci Hasan el-Heykel’in İsrailli subayların Kürtler aracılığıyla Irak’tan radyo bağlantıları kurduğunu 1971 yılında açıkladığı anlatılıyor. 1969 yılı Mart ayında Kerkük petrollerine yapılan saldırının da İsrail tarafından yapıldığı açıklanıyor.
1972 yılında imzalanan Sovyet-Irak Dostluk Antlaşması’ndan sonra İran Şahı ABD Başkanı Nixon ile gizli görüşme yapıyor; bu gizli görüşmeden sonra CIA tarafından “Kürdistan Demokratik Partisi”ne üç yıl içinde 24 milyon dolar gönderiliyor. Barzani’nin Irak rejimine karşı ayaklandığı yıllarda, ABD-İsrail-İran üçlüsü bu ayaklanmayı destekliyor. Barzani-ABD ilişkileri, ABD Dışişleri eski bakanı Henry Kissinger eliyle yürütülüyor. MOSSAD-Barzani ilişkileri de İsrail’in Tahran’daki askeri ateşesi Yaakov Nimrodi (MOSSAD Ajanı) aracılığı ile gerçekleşiyor. Nimrodi’nin üstlendiği görev ilginç: Nimrodi Sovyet silahlarının Barzani’nin eline geçmesinde rol oynuyor. (sh. 328-329) Kitapta, MOSSAD’dan Kürtler’e 50 milyon dolar para verildiği, ABD kaynaklarına dayanarak açıklanıyor. (sh.328)”
Barzani MOSSAD ilişkisi sıradan bir ilişki değildir, görmezden gelinemez. İsrail’in planlarıyla bire bir örtüşmektedir. İsrail “Yahudi Kürdistan” projesiyle de örtüşmektedir. Mumcu’nun öldürülmesinden bu yana tam 17 yıl geçti. Bugün bizim çözmeye çalıştığımız ABD-AB-İsrail küresel üçlüsünün küresel planlarını, inanıyoruz ki Mumcu çözmüştü hem de yıllar önce. Mumcu’nun susturulmasıyla medya da susturuldu, çünkü Uğur Mumcu’nun o günlerde haykırdıklarını şimdilerde anlatan olmuyor hiç.
PKK’yı kuran kim? PKK’yı kimin kurduğunu öğrenmek için PKK’nın hangi tarihte kurulmuş olduğuna bakmamız gerekiyor. Ne zaman kuruldu? 27 Kasım 1978. Bu tarihin bir önemi var mı, yani neden bu örgüt bu tarihte kuruldu?
Uğur Mumcu’dan dinleyelim;
“Hoybun Kürt örgütü bir bildiri yayınlayarak “Kürt ulusunun özgür ve bağımsız yaşama isteğini dile getirdi. Bildiri ayrıca Ermeni-Kürt dayanışmasına da vurgu yaptı. Ermenilerle Kürtler anlaşmıştı. Ermeniler, büyük bir kısmı Kürtlerin devlet kurmak istedikleri topraklar üzerindeki haklarından vazgeçecekler, Amerika ve Avrupa’da Kürtler lehine propaganda yapacaklardı. 1925’te Marsilya’da toplanan sosyalist enternasyonalde, Ermeniler Kürt bağımsızlığını savunan bir bildiri yayınladılar.”
Uğur Mumcu’yu öldüren, sizce kimdir?
Cevap: Mumcu’nun yazdıklarıyla ortaya çıkarılmaya çalışılan Ermeni-Kürt ittifakı ile bu ittifakın silahlı gücü PKK, her iki projenin küresel mimarları(ABD-AB-İsrail) ve bu mimarların içimizdeki siyaseti ile köstebekleridir. Biraz uzun oldu ama ihaneti anlatabilmek kolay değil…
Eşref Bitlis’in Kuşkulu Ölümü (Şubat 93)
Mumcu’nun ardından, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in taşıyan uçak, bir kaza(!) sonrası 17 Şubat 1993’te düştü ve Bitlis hayatını kaybetti. Ölümü bize sorarsanız kuşkuludur, çünkü Eşref Bitlis, ABD’nin Kürdistan projesini bozmak için, Ekim 1992’de Irak kuzeyine harekat düzenleyen komutandır. Bu harekat öncesi ve sonrasında Bitlis Paşa’nın ABD uçakları tarafından tehdit edildiği medyada sıkça yer aldı ve yakın görev arkadaşları tarafından da bu haberler doğrulandı. Biliyorsunuz 92 Ekim harekatının tanıklarından biri biziz. Harekatı ABD engellemeseydi, PKK terör örgütü çoktan bitmişti bizim ülkemizde. ABD, neden Bitlis Paşa’yı engelledi?
Bu açıktır, hepsini anlattım size ben. ABD’nin Bitlis Paşa’yı engellemek istemesindeki tek amaç; Kürdistan projesi aktörleri olarak Öcalan ve Barzani’yi koruma ve himaye altına almaktır. Nitekim aradan yıllar geçmiş, Öcalan ABD tarafından bize teslim edilmiş ve Öcalan bu konumuyla, İmralı’da Kuzey Kürdistan’ı lideri olmuş, yattığı yerden de bölgeyi idare etmektedir. Benzer şekilde Barzani de Irak kuzeyinde Kürdistan’ın Güney’ini kurmuştur. ABD şimdilik projesini başarmış görünmektedir. Bitlis Paşa yaşamış olsaydı eğer, işler bu noktaya varmamış olacaktı, alın işte size can alıcı bir sebep!
Bitlis Paşa olayının perde arkasında bir başka özellik daha vardır; ilk kez bir orgeneral, orgeneralliğe terfi ettiği yıl Jandarma Genel Komutanlığı’na atanmıştır. Bu ne demektir biliyor musunuz? İki yıl Jandarma Genel Komutanlığı’nın ardından iki yıl KKK’lığı ve ardından da Genelkurmay Başkanlığı demektir. Bunun ne önemi var demeyiniz, çünkü Bitlis Paşa, ABD’nin Irak’taki tezgahlarını çok iyi bilen bir Komutan’dır ve bu Komutan, ABD’nin Kürt politikasına karşıdır. ABD’nin, hem PKK’yı hem de Barzani-Talabani ikilisini kullanarak bir Kürt devleti kurma projesine karşıdır. Irak kuzeyinde kurulması planlanan, İsrail’in Yahudi Kürt devletine de karşıdır. Üstelik bu Komutan, ABD’ye rağmen Irak’a harekat yapmış Komutan’dır. Tüm bunları yan yana koyarsanız şu sonuç çıkar; Türk Genelkurmay’ının başına, ABD’nin bölgesel politikalarına karşı çıkan bir Komutan gelecektir, ama bu uçak kazası(!) ile engellenmiştir.
Sadece bu değil, bu kaza ile çatışmayı Irak’ta yapıp PKK’nın silahlı güçlerini Irak’ta tasfiye etmeyi planlayan, aynı zamanda çatışmanın Türkiye’ye taşınmasını engellemek isteyen kararlı bir Komutan aramızdan ayrılmıştır. O’nun ayrılmasıyla çatışmalar Türkiye’ye çekilmiş ve ülkemiz bir kan ve ateş gölüne dönmüştür. Sadece bu da değil, Bitlis Paşa yaşamış olsaydı, Barzani ve Talabani hep bir peşmerge olarak kalacaktı ve Irak’ta bir Kürt devletinin varlığından bahsedilmiş olmayacaktı. Ne oldu şimdi? Talabani Irak Cumhurbaşkanı, Barzani Kürt devleti Başkanı oldu, görüyor musunuz aradaki farkı?
Eğer ki bu gerekçeler Bitlis Paşa’nın bir suikast sonucu öldürülmesi için yeterli bir neden ise, o zaman Bitlis Paşa öldürülmüştür. İşte bu nedenlerle de ölümü kuşkuludur.
Bu dönemde cinayet ya da kaza ile hayatını kaybedenler, ABD-AB-İsrail’in Orta Doğu’daki emperyalist projelerine karşı çıkan ve bu amaçla ellerindeki kalem ya da silah gücünü kullanan şahsiyetlerdir. Başbağlar ve Madımak olayları, bu emperyalistlerin etnik-dini eksende ülkemizde uyguladıkları ayrıştırma- parçalama-çatıştırma stratejilerinin bir sonucudur. Bu strateji gizli değildir, dünya Siyonist dergisi Kivunim’de, 1982’de, açık açık anlatılmıştır.
Uğur Mumcu, bugüne kadar tanımış olduğum en önemli yurtsever, Atatürkçü bir akademisyen, gazeteci ve yazardır. Uğur Mumcu bizce ölmemiştir, çünkü fikir ve düşünceleri, vermiş olduğu mücadele ve yurtseverliğiyle bizim gönlümüzde, kalbimizde ve aklımızda yaşamaktadır. Bize örnek olmuştur, onun mücadelesini bugün bizler, yarın ise çocuklarımız sürdürecektir…
Ruhu Şad Olsun…
Erdal Sarızeybek
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Şebzindedâr

writings of a night watcher

Virginia Woolf

Herkes kendi geçmişini, kalbiyle bildiği bir kitabın sayfaları gibi kapalı tutar ve dostları sadece onun başlığını okuyabilir.

ODILA BLOGGER by OAS

Turkish Geeks on Life & Politics...

YAŞAMAK ŞAKAYA GELMEZ

Facebook adreslerimiz: http://www.facebook.com/ata.fecob - http://www.facebook.com/pages/fvco/107464239362228

Komeleya Çand û Integrasyon a Kurd Luzern

Kürdischer Kultur und Integrationsverein Luzern/Mythenstrasse7,6003 Luzern

DemokratHaber/iDeA

Bağımsız Haber Ve Düşünce Platformu / demokrathabertr.wordpress.com

eren@home ~ $

Açık Kaynak, Linux, Programlama Dilleri, Amatör Telsizcilik gibi konular üzerine düşünceler

Ata FE COB

"En büyük yenilgimiz, bir alternatif fikrini kaybetmiş olmamızdır." ___Michael Lebowitz

Şüpheci Melek

Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıt gerektirir

WordPress.com

WordPress.com is the best place for your personal blog or business site.

CHP SULTANGAZİ

"Direnme gücü, dünya “evet” sözcüğünü duymak istediğinde 'HAYIR' diyebilme yetisidi" E. Fromm. ________“12 Eylül’de ‘HAYIR’ oyu vererek tokat atın, okyanus ötesinden de duyulsun” KILIÇDAROĞLU

%d blogcu bunu beğendi: