İnsan ve Şiddet…


Çocuğun sosyal başarı), öğrenmeye (akademik başarı ve mutlu olmaya, kendini gerçekleştirme başarısı ihtiyacı vardır, bu ihtiyaçlar giderildiği ölçüde öfkesi azalacaktır. Yetişkin insanın bir işe ihtiyacı vardır, işinde mutlu olmaya ve yeterince para kazanmaya ihtiyacı vardır, bu karşılandığında öfkesi azalacaktır.
 
Bireyin devlet tarafından kucaklanmaya ihtiyacı var, bireyin toplum tarafından kabul görmeye ihtiyacı var, bireyin kendisini dinleyecek bir insana ihtiyacı var, bireyin oy verdiği insanlara hesap sormaya ihtiyacı var. Bu ihtiyaçlar giderildiğinde öfkenin şiddete varacak boyutlara ulaşması engellenmiş olur.
 
Şiddet; sosyal bir olgu olarak, öğrenilen bir tutumdur. Her ne kadar, şiddetin insanın doğasında var olan bir dürtü olduğunu ileri süren düşünceler var olsa da; doğum sonrası insan yavrusunun davranışları gözlemlendiğinde, gelecekte şiddeti çağrıştıracak davranış kalıplarına rastlanmadığını ileri sürebiliriz.
Şiddet öğesinde biriktirilmiş öfke, öfkenin kontrol altına alınamaması, öfkenin davranışa dönüştürülmesine yol açacak bir uyarıcı ve zarar verme fiili ya da tehdidi var. Önemli olan bu sürecin nasıl ortaya çıktığının betimlenmesidir. Bu betimleme yapılmadan çözüm üretme de sağlıklı olmaz. Öfke, insanın kendini ifade etmesinin bir biçimidir. Yani öfke de bir iletişimdir, ancak istenmeyen, onaylanmayan, olumlu sonuçlar oluşturmayan yıkıcı bir iletişim. İnsan kendini söz, duygu, mimik, jest, ya da bir başka biçimde neden ifade edemez? Her insan çevresinden kabul görmeyi ve değerli hissetmeyi ister. Bunu duyumsamadığı dönemlerde, kendini ifade etmede güçlük ortaya çıkar. İnsan kendini neden ifade edemez? Muhtemelen öğrenemediği, bu olanağı bulamadığı ve kendini değerli hissetmediği için… Bu durum ise, geçmişin bir birikintisi olarak ortaya çıkmış olmalı. Çünkü insan davranışlarının gösterildiği an, bir sonuçtur. Bu sonucu ise yaratan, bir geçmiş süreç var.
Yaklaşık ergenlikte ortaya çıkan soyut düşünme becerisi elde edilinceye kadar, insan kendini evrenin merkezinde algılar. Evrenin merkezine kendine koyan insanın en büyük güçlüğü ise, paylaşamamaktır. Paylaşma, öğrenilen sosyal bir davranıştır. İnsanın sosyal bir varlık oluş gerçeği, paylaşmanın da çok rahatlıkla kazanılabileceğini düşündürtür. Ancak bu gerçekleşmiyor. Çünkü, çocuk büyürken, bunun gerçekleşmesini engelleyen bir dizi hata yapılır. Örneğin, evine misafir kabul eden bir anne-baba, çocuğuna şu direktifi verebiliyor: “oyuncaklarını ortalıktan kaldır, misafir çocuk/çocuklar onları alabilir, kırabilir”. Bu ve buna benzer direktiflerle büyüyen çocuğun paylaşmayı öğrenmesini bekleyebilir miyiz? Bu tür ayrıca, ben merkezliliğin ortadan kalkmasını ve yerini sosyal ben’e bırakmasını da engeller. Sosyal ben’i gelişmemiş birey ise, paylaşmayı, empati kurmayı, kendine ve başkalarına değer vermeyi öğrenemez.
Paylaşmayı öğrenemeyen insan, her elde edemediği için bir suçlu arar. Bunu ifade ettiğinde ise, çoğunlukla kınanır, sorgulanır, aşağılanır ya da şiddete uğrar. Çocuk çoğunlukla ilköğretime başlayıncaya kadar, şiddete direnecek güce (zihinsel, duygusal ve fiziksel) sahip değildir. İlköğretimden itibaren zihinsel gelişmişliği ve duygusal olarak kendini ifade etmede elde ettiği yeterlilik, fiziksel olarak da kendine yakın bulduğu akranları ile birlikte sergilenecek bir ortama kavuşmuş olur.
Okullu çocuk için, aileler çoğunlukla neredeyse bilinçaltı şöyle bir algıya sahiptir: “oh be, artık okul var, çocuğumla ilgili sorumluluğumun büyük bir kısmını onlara devredebilirim”. Kendini değerli hissetmeyen, paylaşmayı öğrenemeyen ve kendini evrenin merkezinde algılayan çocuk için, biriktirilmiş öfke açığa çıkmak için uygun uyarıcıyı beklemeye başlar.
Öfkeyi ortaya çıkaracak uyarıcı ise çok kolay bulunur. Ödevini yapmadığı ve yeterince çalışmadığı için aile onu kınar, üzer ve şiddet uygulayabilir. Öğretmen; kurallara uymadığı için, hata yaptığı için, okul koridorunda koştuğu için, zayıf not aldığı için.. çocuğu kınar, üzer ve şiddet uygulayabilir. Çocuk açısından denetimsiz ve her an seyredilmeye hazır bekleyen televizyon; yüceltilmiş ve “estetize” edilmiş çizgi filmler, filmler aracılığıyla, çocuğun biriktirilmiş öfkesini davranışa dönüştürecek uyarıcı öğrenmelerle doludur. Böylece akranlara aktarılacak biriktirilmiş öfke davranışa dönüştürülmeye hazır hale gelir. Çocuk, ailesine ve okula yansıtamadığı öfkesini, diş geçirebileceği biri olarak akranlarına çevirir. Akranlara gösterilen şiddet, bazen görmezden gelinir, bazen de sessizce onaylanır. Çocuğunun dayak yemesindense, dayak atmasını tercih eden ana-babaların sayısı azımsanamayacak kadar çoktur.
 
ÇÖZÜM İÇİN YOL
Çocuk biriktirilmiş öfkesini davranışa dönüştürürken, zihinsel niteliklerinden dolayı sadece anı yaşar. Yani bıçağı salladığında karşısındakinin ölebileceği olasılığını düşünemez (filmlerde kahramanlar çok zor ölür, ölenler ise yüceltilir). Çünkü düşünme analitik yani neden-sonuç ilişkisi içinde değildir henüz. Eğer, şiddetin kendini değersiz hissetmenin, hospitalizmin (sevgiden yoksun büyümek) bir sonucu olarak ortaya çıktığını kabul edersek; çözüm için de bir yol görünmüş olur; çocuğun eksikliğini hissettiği değersizlik ve sevgisizliği ortadan kaldırmak.
Peki bunu kim ortadan kaldıracak; elbette aile, politika, din, ekonomi..vb. sosyal kurumlar. Ama temel sorun da burada, kurumlar şiddeti ortadan kaldırmak yerine, destekliyorlar. Evine dönen baba ya da anne, işyerinde, sokakta gün boyu biriktirdiği öfkesini eşine ve çocuklarına yansıtıyor. Devlet kapısına giden yurttaş, vergisini öderken, bankada taksitini yatırırken, alışverişini yaparken, bir talepte bulunurken, bir hizmeti satın alırken, işini zorlaştıran ve kendini değersiz hissettiren bir sürü uygulamayla karşılaşıyor, yani öfke biriktiriyor. Akşam evinde, televizyonun başına geçen aile, şiddet ve şiddetin yansıması olan programlarla geceyi noktalayıp uyuyor. Okula giden çocuk, eğitim-öğretim ortamında bir baş belası gibi kendini algılamasına neden olan kural ve normlarla karşılaşıyor yani bütün sosyal kurumlar ve iletişim stratejileri güvensizlik üzerine kurulmuş. Kamusal ve özel yaşamda oluşan bu güvensizlik, şiddeti doğurup meşrulaştırıyor. Şiddet uygulamaları ancak, öldürme noktasına ulaştığında dikkat çekebiliyor. Bu durum bile, şiddetin ne kadar kanıksandığını göstermek için yeterlidir.
Şiddeti ortadan kaldırmayı önermek çok iddialı olacağı için, şiddeti zayıflatmanın yolunu öncelikle aramak gerekir. Eğer şiddet bir birikimin sonucu ise, onu zayıflatmanın bir süreç ve birikim olacağını da öngörebilmek gerekir. Sosyal kurumların şiddeti zayıflatması ve etkisiz hale getirebilmesi, şu temel varsayımın ele alınması ya da düşünülmesi ile sağlanabilir; ihtiyaçların karşılanma oranı ile şiddet arasında ters bir ilişki vardır. Bu şu demektir, bebeğin sağlıklı büyümesi için, anne sütü ve ebeveyn sevgi ve şefkatine ihtiyacı vardır, ihtiyacı karşılandıkça öfkesi azalacaktır. Çocuğun sosyal akran aktivitelerine (sosyal başarı), öğrenmeye (akademik başarı) ve mutlu olmaya (kendini gerçekleştirme başarısı) ihtiyacı vardır, bu ihtiyaçlar giderildiği ölçüde öfkesi azalacaktır. Yetişkin insanın bir işe ihtiyacı vardır, işinde mutlu olmaya ve yeterince para kazanmaya (istihdam ve gelir dağılımında adalet) ihtiyacı vardır, bu karşılandığında öfkesi azalacaktır.
Bireyin devlet tarafından kucaklanmaya ihtiyacı vardır, bireyin toplum tarafından kabul görmeye ihtiyacı vardır, bireyin kendisini dinleyecek bir insana ihtiyacı vardır, bireyin oy verdiği insanlara hesap sormaya ihtiyacı vardır (bu ihtiyaç 5 yıllık periyotlarla geçiştirilemez). Bu ihtiyaçlar giderildiğinde öfke azalır, şiddete varacak boyutlara ulaşması engellenmiş olur.
 
SANCILI TOPLUMLAR
Demokratik gelişimlerini tamamlayamamış ya da demokratikleşme sancılarını yaşayan toplumlar, sorunların çözümünde şiddete başvurmayı meşrulaştırabilirler. Demokratik tutum, farklılıkları kabullenmeyi (farklılığı fark etme, farklılıkları tanıma, farklılıklara yaşam hakkı vermede tutum oluşturma) gerektirir, şiddette başvurulurken kullanılan temel bilinçaltı savunma mekanizmalarından biri de farklılığa karşı duyulan hoşgörüsüzlüktür. Bu hoşgörüsüzlüğün şiddete dönüşmesi, kabullenmenin gerçekleşmemesi ile doğrudan ilişkilidir. Bu kabullenme, sosyal kurumların birbirini destekleyen ortak politikaları ile gerçekleştirilebilir.
Örneğin, bir sosyal kurum olarak eğitim kurumu, bireylere fırsat eşitliği sağlamaya yönelik bir temaya sahip olmadığında, bunun politikaya yansıması da elbette çeşitlilik şeklinde olmayacaktır. Din kurumu, farklı inanışları, düşman olarak gördüğünde evrensel düşünen bireylerin ortaya çıkmasını beklememek gerekir.
Ne yazık ki şiddet hadi engelleyelim diye söylenerek ortadan kaldırılabilecek bir olgu değildir. Şiddetin oluşması nasıl bir birikim ve süreçse, kaldırılması da benzer birikim ve süreci gerektirir. Bu süreçte ise, bireyden topluma, en küçük sosyal gruptan devletin kurumlarına kadar herkese ilgilendiren ve yerine getirmesi gereken sorumluklar vardır. İnsanın kendisini sevmesi ile başlaması sanırım uygun bir başlangıç olabilir. Kendini seven ve bağışlayan başkalarını da sevip bağışlayabilir.
Mehmet Yapıcı / Afyon Kocatepe Üniversitesi Öğretim Üyesi…
  1. ucnoktaaforizma
    04/10/2008, 17:46

    İşte bir öfkeli erkek!

    İnsanların değişik yüz ifadelerinin toplumda ne kadar hızlı fark edildiği araştırılarak sonuçlar karşılaştırıldı. Veriler gösterdi ki, kızgın ifadeli erkekler öncelikle fark ediliyor.
    Massachusetts Institute of Technology (MIT)’de görevli Mark Williams ve Melbourne Üniversitesi’nden Jason Mattingley tarafından yapılan bu ilginç çalışma Current Biology dergisinin haziran sayısında yayımlandı. İnsanlarda, cinsler arasındaki fiziksel farklılıklar ilk bakışta, kolaylıkla anlaşılabiliyor. Buna karşın, olası kavramsal-bilişsel (cognitive) ve algısal (perceptual) farklar daha zor saptanıyor. Ancak, ‘sosyal hayvanlar’ olarak bizler diğer insanların yüz ifadelerini anlamaya yönelik özel bir mekanizmaya sahibiz.

    Erkek ve kadınlarda bu mekanizmanın aynı olup olmadığı, sınırları ve nasıl işlediği henüz bilinmiyor. Dr. Williams ve Dr. Mattingley, kadın ve erkeklerdeki hangi duygusal ifadenin, yine her iki cinsten oluşan gözlemciler tarafından daha hızlı ve doğru olarak tespit edildiğini inceledi. Öfkeli erkek yüzleri her iki cins tarafından da öncelikli olarak fark edilmiş. Ancak, erkek gözlemciler kızgın hemcinslerini, kadın gözlemcilere oranla çok daha hızlı ayırt etmiş. Kadın ve erkeklerin, erkeklerdeki agresifliği hemen saptamasının, algısal sistem(*) fikri ile uyumlu olduğu görülmüş.

    TEHLİKENİN FARKINDA OLMAK

    Evrimsel gelişim, insanlarda cinsler arasında, beynin fonksiyonel ve yapısal organizasyonu dahil, belirgin farklılıklara neden olmuştur. Bu farklılıklar, kavramsal ve davranışsal yetenek modelleri ile kendini gösterir. Örneğin, kadınlar algısal ayrımlarda erkeklerden çok daha başarılı iken, erkekler yön bulmada daha iyiler. Erkekler kadınlara oranla, fiziksel olarak daha büyük ve daha agresifler, bir başka deyişle, tehdit oluşturmaya daha uygunlar.

    Cinsler arası bu gibi fiziksel farklılıklar kavramsal süreçte tehditkâr davranışları belirlemede farklı işleniyor olabilir. Kızgın yüz ifadesini erken saptama belki de ölümcül olabilecek potansiyel yaralanmaları önleyebilir..

    78 erkek ve 78 kadından oluşan gözlemci gruba, çeşitli yüz ifadelerinin yer aldığı resimler gösterilmiş. Ancak, korkulu ve/veya sinirli yüz ifadelerinin mutlaka diğer yüz ifadeleri ile aynı kartta bulunmasına dikkat edilmiş. 6 erkek ve 6 kadının yüz fotoğraflarının bulunduğu kartlar 4’lü veya 8’li olarak gruplanmış.

    Kadınlar da, erkekler de hızla sinirli yüz ifadeli erkekleri ilk önce fark etmişler. Ancak erkek gözlemcilerin ‘tehlikeyi’ ayırt etme hızı kadın gözlemcilere oranla belirgin biçimde daha hızlı olmuş. Fotoğrafların sıraları değiştirilerek yapılan tekrar çalışmaların sonuçları değişmemiş ve istatistiki olarak da doğrulanan verilere göre; ‘tehdit saptama sistemi’ erkeklerde kadınlardakinden çok daha hızlı işlemekte. Elde edilen sonuçlar evrimleşme sırasında işlenmiş ve farklılaşmış ‘tehdit saptama sistemi’ fikri ile uyumluluk göstermekte. Kızgın erkek yüzleri her iki cinste de öncelikli olarak saptanıyor. Erkekler tehlikeyi daha hızlı seziyor. Kadınlar ise iğrenme, üzüntü, sevinç gibi diğer duyguları yansıtan yüz ifadelerini erkeklerden çok daha hızlı ve etkin olarak anlayabiliyor.
    _______________________________________________

    Dr. Pınar Uysal Onganer ;
    _______________________________________________

    *Williams MA, Mattingley JB. Do angry men get noticed? Curr Biol. 2006 Jun 6;16(11):R402-404.

    *Algısal Sistem (perceptual system): Duyu organları tarafından saptanan fiziksel dünyadaki sezgileri bellekteki görüntüsüne çeviren zihinsel aygıt

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Şebzindedâr

writings of a night watcher

Virginia Woolf

Herkes kendi geçmişini, kalbiyle bildiği bir kitabın sayfaları gibi kapalı tutar ve dostları sadece onun başlığını okuyabilir.

ODILA BLOGGER by OAS

Turkish Geeks on Life & Politics...

YAŞAMAK ŞAKAYA GELMEZ

Facebook adreslerimiz: http://www.facebook.com/ata.fecob - http://www.facebook.com/pages/fvco/107464239362228

Komeleya Çand û Integrasyon a Kurd Luzern

Kürdischer Kultur und Integrationsverein Luzern/Mythenstrasse7,6003 Luzern

DemokratHaber/iDeA

Bağımsız Haber Ve Düşünce Platformu / demokrathabertr.wordpress.com

eren@home ~ $

Açık Kaynak, Linux, Programlama Dilleri, Amatör Telsizcilik gibi konular üzerine düşünceler

Ata FE COB

"En büyük yenilgimiz, bir alternatif fikrini kaybetmiş olmamızdır." ___Michael Lebowitz

Şüpheci Melek

Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıt gerektirir

WordPress.com

WordPress.com is the best place for your personal blog or business site.

CHP SULTANGAZİ

"Direnme gücü, dünya “evet” sözcüğünü duymak istediğinde 'HAYIR' diyebilme yetisidi" E. Fromm. ________“12 Eylül’de ‘HAYIR’ oyu vererek tokat atın, okyanus ötesinden de duyulsun” KILIÇDAROĞLU

%d blogcu bunu beğendi: