Alevilik…


Bilinmezlik, belirsizlik insanın güven duygusunu yok eden, korkuyu ve korkunun tetiklediği saldırganlığı ortaya çıkartan unsurların arasında olmuşlardır hep.
Hele ki bizim gibi okuma ve araştırma alışkanlığı olmayan, sadece kulaktan duyduğu uydurma yalan yanlış bilgilerle hareket eden bir toplumda, bilinmezlikler, şiddet ve saldırganlığı tetikleyen unsurlar arasında yer almış, ayrıca çıkar çevreleri toplumun bu cehaletini hep kullanmışlardır. Konu olan insanın inancı, yani din olunca; bu bilinmezlikler ve belirsizliklerin tetiklediği korku ve huzursuzluktan kaynaklanan saldırganlık, bazı yanlı çıkar çevreleri tarafından oluşturulan provakatif söylevlerin de etkisiyle, her zamankinden daha sert ve etkili bir şekilde ortaya çıkmıştır. Yurdumuzda, yüzyıllardır süren “Alevi – Sünni Gerginliği” ise, bu anlatmak istediğime güzel bir örnektir. Bir birini tanımayan ve daha kötüsü uydurma, aslı astarı olmayan iftiralara inanarak kendilerinden olmayana karşı cephe alan, kutuplaşan grupların saldırganlıkları yüzünden “Alevi – Sünni Gerginliği” bir türlü son bulmamış ve bu gerginlik devlet siyasetinde bile etkili olmuştur. Oysaki, insanlar birbirlerini biraz daha iyi tanıyıp bilseler, aralarında bu kadar derin düşmanlıklar oluşur muydu? Tabiî ki, her zaman zıtlaşmalar ve gerginlikler olacaktır. Komşunun komşuyla geçinemediği, insanların futbol maçı için birbirini kıtır kıtır doğradığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu sebepten, ütopik düşünerek, gerçekleşemeyecek hayallerin peşinden koşmamızın anlamı olmadığını hepimiz biliyoruz. İnsanın olduğu her yerde maalesef, kavga, gözyaşı ve acı hep olmuştur. Ancak, biraz daha birbirimiz hakkında bir şeyler öğrenir yani, karşımızdakini tanırsak, daha rahat empati yapabilir, sorunları tamamen yok edemesek de, bir hayli azaltabiliriz. Bu araştırmayı kaleme almamın amacı, Türkiye’deki Aleviliği ve Alevilik İnanç ve ibadet esaslarını insanlara anlatmak ve aslında Alevi ve Sünni toplumlarının bir birine çok uzak olmadığını, tam tersine, bu iki toplumun aynı özden geldiklerini göstermektir. Bu yazıda, mümkün olduğunca fazla ayrıntılara girmeden, genel hatlarıyla Aleviliği yazmaya çalıştım. Bir Alevi Sufi Tarikatı olan Bektaşiliğe ise değinmedim. Çünkü, Bektaşiliği ayrı bir yazıda anlatmak istiyor, iki kavram ile siz okuyucuların aklını karıştırmak istemiyorum. Bununla beraber, Türkiye’de Türkmen, Kürt, Zaza guruplarının kabul ettikleri genel Alevilik inancından bahsedeceğim. Arap Aleviler’in bir bölümünün sahip olduğu ve bilinen Anadolu Aleviliği’nden farklılıkları olan, Nusayri İnancı’na değinmeyeceğim…
“Alevi” kelimesi’nin Arapça anlam karşılığı; Ali’ye bağlı, Ali’ye ait’tir. Akademik çevreler, kelimenin; “Hz. Ali’ye taraftar olmak, onun yolunda gitmek” anlamına, geldiğini belirtirler…
Anadolu Aleviliği’ni tanımlamak istersek; göçer/yarı göçer Türkmen Boyları’nın, Orta Asya inanç ve gelenekleri doğrultusunda, İslam’ı anlama ve yorumlama biçimidir diyebiliriz. Yani, Anadolu Aleviliği, Türk’ün, Müslümanlık ile tanışmadan önce sahip olduğu, Orta Asya Kültürü’yle, İslam inanışını harmanlaması ve yeni bir sentez yaratmasıdır…
Bugünkü Anadolu Aleviliği’nin, Orta Asya Türk Kültürü’yle İslam anlayışının bir sentezi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, İslam anlayışı derken, Şii İslam görüşünün daha ağır bastığı bir gerçektir. Bu sebepten, Anadolu Aleviliği’ni anlamak için, Şii oluşumunu incelememiz gerekir. Şimdi, gelin olayları tam kavrayabilmek için geçmişe kısa süreli bir yolculuğa çıkalım ve Şii-Sünni ayırışmasının nedenlerini inceleyelim…
8 Haziran 632 Müslümanlar için son derece üzücü bir gündür. Bu tarihte, İslam Peygamberi Hz. Muhammed (SAV) yakalandığı hastalıktan kurtulamamış ve vefat etmiştir. Kendisinin ölümünden sonra ise Hz. Ebubekir, ilk İslam Halifesi olarak seçilmişti. İşte, bu noktada İslam Devleti içinde ilk fikir ayrılıkları baş göstermiş ve bir bölüm Müslümanlar İslam Devleti’nin başına Hz. Ali’nin gelmesi gerektiğini savunmuşlardı. Bu görüşü savunmalarına sebep, İslam Peygamberi’nin kendisinden sonra amcaoğlu ve damadı Hz.Ali’yi Müslümanlar’a önder, yani, halife olarak tayin ettiğine inanmalarıydı. Hz.Muhammed’in Veda Haccı dönüşünde Gadîru Hum adlı bir yerde çevresindekilere bu yönde bir demeç verdiğini iddia ediyorlardı. Ayrıca, Hz. Muhammed’in soyunun, kızı Hz.Fatıma’yı eş olarak verdiği Hz.Ali’den devam etmesini, Hz.Muhammed’in Mekke’ye Hicret ettiği zaman da ailesine ve işlerine bakmak üzere Hz.Ali’yi yerine halef bırakmasını, bunların yanında İslam peygamberi’nin Hz.Ali’nin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda onu komutan olarak atamasını, halifeliğe Hz.Ali’nin getirilmesi gerektiği yönündeki fikirlerini destekleyen diğer deliller olarak gösteriyorlardı. Aksi fikre sahip olup, bu görüşe karşı çıkan Müslümanlar ise, Hz.Muhammed’in kendisinden sonra Hz.Ali’nin halife olacağı yönünde açıklama yapmadığını ve İslam Halifeliği’nin bir saltanat olamayacağını, Hz.Muhammed’in saltanat kurmak hayalinde olmadığını ve bu se-bepten dolayı İslam Peygamberi’nin soyundan çok, İslam Devleti’nin başına görevi lâyıkıyla uygulayacak kişinin gelmesi gerektiğini savunuyorlardı. Hz. Ebubekir’in ise gerek tecrübesi gerek ise güvenilir kişiliği ile bu görevi icra edecek en doğru kişi olduğunda hem fikirdiler. Bu yönde düşünen gurubun ağırlığıyla İslam Devleti’nin başına halife olarak Hz. Ebubekir getirildi. Ancak, Hz. Ali taraftarları kendile-rinin haksızlığa uğramış olduklarını düşünüyorlardı. Aradan geçen yıllarda da fi-kirleri hiç değişmedi. Yıllar sonra Sünni inancına göre İslam Devleti’nin üçüncü halifesi olan Hz. Osman çı-kan bir ayaklanma sonucu evinde hunharca katledildi, Hz. Ali halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etti ve devlet içindeki iç karışık-lıkları ortadan kaldırmak için büyük uğraş verdi. Önce, İslam Devleti’nin ilk iç savaşı diyebileceğimiz Cemel Savaşı’nı Hz. Muhammed’in dul eşi Aişe ve taraftarlarına karşı kazandı. Daha sonra da kendisine biat etmeyen ve Hz. Osman’ın ölümünden kendisini sorumlu tutan Suriye Valisi Muaviye’nin üzerine yürüdü. Hz. Ali ile Suriye Valisi Muaviye arasında gerçekleşen Sıffin Savaşı, Şii Hareketi’ne siyasi bir boyut kazandırmıştır diyebiliriz. Bu savaşta, Hz. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin, askerlerin mızraklarının ucuna Kur’an sayfalarını bağlayarak “Allahın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun” diye bağırmaları, Hz. Ali’nin ordusunu durdurdu. Kısacası, bu hile işe yaramıştı ve iki taraftan hakemler seçilmişti. Tarihte, “Hakem Olayı” olarak bilinen bu gelişme, Muaviye’nin tekrar hileye başvurması yüzünden bir sonuç vermediği gibi Müslümanlar, Hz. Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölündüler. Görüldüğü üzere, İslam Dünyası’nda meydana gelen görüş ayrılıkları bu savaşla daha da güçlenirken artık sahneye Hariciler de çıkmış bulunmaktaydı. İlerleyen zamanda Hz. Ali, Hariciler ile mücadele etmiş hatta bu guruba karşı askeri harekât bile gerçekleştirmişti. Ancak, bundan böyle kaynayan bir kazan haline gelmiş olan İslam Devleti’nde halifenin kendi hayatını güven altına alması dahi çok zordu. Sonuç olarak Hz Ali camide ibadet ederken bir harici tarafından zehirli kılıç darbesiyle yara-lanmış ve iki gün sonra aldığı yara nedeniyle vefat etmişti. Hz. Ali’nin vefatı, İslam Devleti’nde iktidar mücadelelerini ciddi biçimde ateşlerken, günümüz Şii ve Alevi inancında önemli yeri olan Kerbela Olayı’nın gerçekleşmesine sebep olan bir dizi olaylar silsilesini tetiklemiştir.
Hz. Ali’nin vefatı o güne kadar İslam Devleti’nin hâkimiyetini ele geçirmek isteyen Muaviye’nin önünü açarken Hz. Ali’nin oğlu Hasan, Muaviye’nin otoritesi için ciddi bir tehditti. Çünkü, Mısır ve Şam dışındaki tüm eyaletler ona biat etmişlerdi. Buna kesinlikle tahammül edemeyen Muaviye, Hasan’ın üstüne güçlü bir orduyla yürüdü. İki liderin orduları Sabat yakınlarında karşılaştılar. Birkaç ön çatışmadan sonra Hz. Hasan ordusuna güvenemediği için, Muaviye’nin anlaşma teklifini kabul ederek halifeliği Muaviye’ye bıraktı. Şii inancına göre yapılan antlaşmanın içeriğinde Muaviye’nin ölmesinden sonra halifeliğin tekrar kendisine, eğer kendisi hayatta değilse kardeşi Hüseyin’e geçmesi şartını içeren bir madde vardı. Muaviye halife olmuştu olmasına ama, hem Hasan’ın varlığından rahatsızdı, hem de oğlu Yezid’in kendisinden sonra iktidara gelmesini istiyordu. Bu yüzden de Muaviye kendi iktidarını ve soyunun bekasını garantilemek için şeytanca bir oyuna başvurarak, Hz. Hasan’ın karısına rüşvet vermek suretiyle Hasan’ı kendi karısı tarafından zehirletti. Tüm bu olumsuz gelişmeler Hz.Ali taraftarlarını kızdırmaya devam ediyordu. Üstelik, Muaviye öldükten sonra oğlu Yezid başa geçmişti ve bir bölüm Müslümanlar onun hükümdarlığına pek sıcak bakmıyorlardı. Özellikle, Küfe Şehri’nin sakinleri Hz. Muhammed’in torunu ve Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin’i başlarında halife olarak görmek istiyorlardı. Bu sebepten ona mektuplar yazarak şehirlerine davet etmişlerdi. Hz.Hüseyin’de bu çağrı üzerine yola çıktı ancak olaylardan haberdar olan Yezid Küfe’deki Hz. Hüseyin taraftarlarını hızlı bir şekilde bastırdı. Daha sonra ise ailesiyle birlikte yolda olan Hz. Hüseyin’i kamp yaptığı Kerbela Şehri’nde kuşattı. Yezid’in binlerce kişilik ordusuna karşı sadece kendisi dâhil 72 kişilik bir birlik ile savunmaya geçen Hz. Hüseyin, uzun süre kahramanca direndiyse de ortalama 4500 kişilik bir kuvvete karşı fazla dayanamadı ve vahşice öldürüldü. Savaşın en acı olaylarında biri de, Hüseyin’in daha altı yaşındaki çocuğunun okla vurularak öldürülmesiydi. Tüm bu ölümlerle yetinmeyen Yezid ve adamları, Peygamberin torununu ve yanındaki savaşçıları öldürüldükten sonra, Hz. Hüseyin’in ailesini esir aldılar. Kerbela Olayı, İslam Dünyası’nı derinden sarsmış ve Yezid’in önderliğindeki Emevi Hanedanlığı’na karşı nefreti arttırmıştır. Bu olay, Sıffin Savaşı’ndan sonra meydana gelen Şii-Sünni ayrılığını daha da derinleştirmiş ve bugünkü Anadolu Aleviliği’nin oluşumunda önemli bir etken olmuştur. Günümüzde Şii-Alevi çevrelerce çok önemli bir yeri olan Kerbela Olayı, özellikle Aşura Günü’nde anılır. Sünni inancına göre de Kerbela Olayı son derece üzücü bir gelişme olurken, seçilmemiş ve zorla başa gelmiş bir halife tarafından yapılan bir katliamdır. Kerbela Olayı’ndan sonra Hz. Ali ve Ehli Beyt İnancı’na karşı İslam Dünyası’nda ve İslamiyet ile yeni tanışan toplumlarda önemli ölçüde sempati artmıştır. Özellikle, Emevi ve Abbasi dönemlerinde İslam Dünyası’yla yakın ilişkiler içinde olan Türkler, daha çok İran üzerinden Anadolu’ya geçerken Şii inanışı ve Ehli Beyt kavramı ile tanışıyorlar bununla beraber kendi tek tanrı inançlarıyla, İslam inancının benzer noktalarını harmanlıyorlardı. Türkler’in İslam kültürü ile tanışmalarında İran’ın etkisi çok kuvvetlidir. Her ne kadar Araplar yaptıkları savaşlar sonucu Orta Asya’da egemen olsalar da, gerek coğrafi etkiler, gerekse daha evvel bahsettiğim gibi Türkler’in göç yolları üzerinde güçlü bir Hz. Ali taraftarlığı ve Ehli Beyt İnancı olan İran’ın bulunması, Türkler’in inanç esasların etkileyen önemli bir etkendi. Bunun dışında Türkler zannedildiği gibi bir anda İslam’ı tanıyıp, Müslümanlığı seçmemişlerdi. Araplar ile yapılan savaşlar ve ticari ilişkiler, Türkler’in eski pagan inançlarıyla İslamiyet’in benzerlikleri ve ayrıca o dönem İslam Uygarlığı’nın dünyada lider konumda olması Türk boylarının Müslümanlaşmasına etki ettiyse de, göçebe olan Türk Kavimleri’nin müslümanlığa geçişi asırlar almıştır. Bu geçiş sırasında Anadolu’ya daha önce göç etmiş ve şehir hayatına girmiş Türkler, daha çok Sünni derviş ve şeyhlerin faaliyetleri’nin etkisiyle Sünni görüşe yönelirken, göçebe/yarı göçebe olan boylar daha çok geleneği ön planda tutan daha esnek heteredoks İslam inancına sahip derviş ve babaların etkisinde kalmışlardır. Bu sayede, İslamiyet öncesi inançlarını muhafaza etmiş ve İran’dan alınan kuvvetli Hz. Ali taraftarlığı ile Ehli Beyt İnancı’nın sentezi olan bir İslam anlayışına yönelmişlerdir. İşte, bugün Alevi dediğimiz Türkler, bu boyların inancını sürdüren, Sünni inanca girmemiş olan gurupların torunlarıdır. Anadolu’ya akın akın gelen Türk boyları özellikle 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Bizans sınırlarına yakın yerlere yerleşmeye başlamışlardı. Bu guruplara uç beylikler deniyordu. Son derece savaşçı olan bu beylikler, iç bölgelerdeki Türkler’in aksine sürekli savaş halindeydiler ve liderleri daha evvel de bahsettiğim gibi Alevi-Batıni eğilimli heterodoks ve özellikle Bizans’a karşı gaza yapan savaşçı Türkmen babaları/dervişleriydi. Osmanlı’da bir uç beylikti ve özellikle yükseliş dönemine kadarki padişah ve onların yanlarında bulunan dervişler/şeyhler de (Şeyh Ede-Bali, Şeyh Bedrettin, Otman Baba gibi..) Alevi-Batini inanç sistemi içerisinde ya da bu anlayışa çok yakın görüşte bireylerdi. (Daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler için; Resmi bir kaynak olan Hüdavendigar Livası Tahrir Defteri ile Aşıkpaşazade Tarihi ve Elvan Çelebi Menakipnamesi özellikle kuruluş dönemine ışık tutan önemli kaynaklardır…) Bu gerçekler bize Anadolu’da Alevi-Sünni ayırımının yerleşik ve göçer/yarı göçer toplumların farklılaşması sonucu, Anadolu’ya gelişten çok sonraları oluştuğunu gösterirken aslında bu toprakları almak için savaşan dedelerimizin hemen hemen aynı inanç sisteminin mensubu olduklarını görüyoruz. Alevi-Sünni ayırımı 15.yüzyılın ikinci yarısında belirginleşmeye başlarken asıl kutuplaşmalar 16. Yüzyılda patlak veren Osmanlı-Safevi çekişmesi sonucu meydana geldi diyebiliriz. Osmanlı-Safevi Savaşları Türk insanının kendi kendine nasıl düşman edildiğine ve siyasi çıkarlar uğruna nasıl birbirine kırdırıldığına gösterilebilecek en güzel örnekleren biridir. Tarihçilerin yapmış oldukları araştırmalar doğrultusunda, Anadolu’ya gelen Türk boylarının, şehir hayatına geçerek Sünnileşen ve göçebe hayatı sürdürerek Alevi-Batini inanışlarını devam ettiren iki ana guruba ayrıldığını belirtmiştim. Ancak, her ne kadar farklılaşmalar olsa da, tam manasıyla nasıl bir kutuplaşma olduğu, iki inanç gurubu arasında çatışma ve katliamlara sebep veren düşmanlıkların nasıl oluştuğu konusu oldukça ilginç ve son derece üzücüdür. Bizlere tarih derslerinde anlatılan Osmanlı-İran (Safevi Devleti) Savaşları aslında, Türk’ün Türk ile yapmış olduğu savaşlardır. Osmanlı’nın yüzyıllar boyunca doğuda gırtlak gırtlağa geldiği ve harcadığı enerji ile para yüzünden Avrupa’ya yapacağı seferleri ertelemesine ya da, vazgeçmesine sebep olan Safevi Devleti, bizzat Anadolu Kızılbaş Türkmenleri’nin yardımıyla kurulan, yöneticilerinin büyük bölümü Türk olan, ordusunun da büyük bölümünü Türkler’in oluşturduğu bir devletti. Şamlı, Afşar, Kaçar, Tekeli, Humuslu, Ustaclu, Dulkadir, Varsaklar, Rumlu boyları başlıca Safevi Devleti’nin kurucu boylarını oluşturmaktadırlar. Yavuz Sultan Selim’in can düşmanı Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail ise, bir Azeri Türkü’ydü. Peki, bu iki devlet neden birbirine düşman oldu ve bu iki devletin savaşları nasıl Sünni ve Alevi toplumlar arasında düşmanlık yarattı? 16. yüzyılda Alevi Türkmenler, Osmanlı Sarayı’ndan uzaklaşmış durumdaydılar. Saray, Ortodoks İslam diye adlandırdığımız Sünni İnancı’nı benimseyen kültürün hâkimiyetindeyken, “Heteredoks” inanç olarak kabul gören Alevilik ve mensubu göçer Türkmen Boyları, Osmanlı’nın kurucularından olsalar da artık kozmopolit bir nüfusa sahip olan imparatorluğun devlet yapısında azınlık konumuna düşmüşlerdi. Diğer taraftan, Safevi Devleti’nin kurucusu olan I. İsmail (Şah İsmail), bir Sufi Tarikatı olan Safevi Tarikatı’nın lideri ve Aleviler arasında Yedi Ulu Ozan’dan biri olarak anılan bir şahıs konumundaydı. Şah İsmail’in bu özellikleri Anadolu’da zaten Osmanlı Sarayı’ndan uzaklaşmış Kızılbaş Türkmenler’e daha yakın görünmesine yetip artıyordu. Şah İsmail’e kendini yakın hisseden Türkmenler, akın akın İran’a göçüyorlar ya da Safevi propagandası sebebiyle Anadolu’da isyanlar çıkartıyorlardı. Anadolu’da dolaşan Şah İsmail yandaşları halkı “Yezid Düzeni” olarak nitelendirdikleri Osmanlı’ya karşı ayaklanmaya davet ediyorlardı. Bu durum, Osmanlı Yönetimi’nce doğal olarak hiç hoş karşılanmamıştı. Anadolu üzerindeki Osmanlı ve Safevi Devletleri’nin hâkimiyet savaşı, I. Selim (Yavuz Sultan Selim) döneminde en üst seviyeye tırmanmıştır. Öyle ki, Şah İsmail’in üstüne sefer yapma ihtiyacı hisseden Osmanlı İmparatorluğu 1514 yılında Çaldıran’da büyük bir zafer kazanırken, Anadolu’daki Alevi Türkmenler’e karşı son derece sert bir bastırma politikası uygulamıştır.
İsyanlara karışmış ya da karışmamış onbinlerce Alevi sürülmüş, hapsedilmiş ve idam edilmiştir. Kısacası, Safevi ve Osmanlı Devletleri’nin politikaları yüzünden Anadolu’da onbinlerce masum Türk’ün kanı akmış ve Alevi-Sünni ayrılığı daha da derinleşmiştir. Özellikle, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman gibi otoritesi son derece güçlü hükümdarlar döneminde Aleviler kendilerini toplumdan soyutlamak ve kimliklerini gizlemek zorunda hissetmişlerdir. Hatta, bu korku ortamı birçok Türkmen gurubunun dillerini konuşmayı bırakıp Kürtçe konuşmaya başlamalarına sebep olmuş ve Kürt gurupları’nın arasında asimile olmalarına sebep vermiştir. Olası baskınlardan kaçınmak için Alevi Köyleri’nin yollardan uzak daha sapa bölgelere, şehirdeki Sünni topluma uzak yerlere taşınması da Aleviler’in şehirdeki Sünni toplumdan soyutlanmasını hızlandırmıştır. Ayrıca, o dönem Şah İsmail’in ordusundaki Türkmenler, kızıl başlık taktıkları için, “Kızılbaş” sözü bazı kesimler tarafından hakaret etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Zamanla, Türkmen hatta Alevi olduklarını kendi çocuklarından bile gizleyen bu topluluğun dillerini kaybetmelerinden dolayı kürtleştiklerini ve kimliklerini de unuttuklarını kanıtlayan önemli bulgular mevcuttur. Geçmişten günümüze baktığımızda, Bitlis’li Şeref Han’ın 1567 yılında kaleme aldığı “Kürt Tarihi” adlı kitabında, Tunceli yöresindeki halkın Türkmen olup soy olarak Selçuklu Sultanı Melikşah’a dayandığını belirtmiştir. Bugün ise, bu bölgede yaşayan Sarı Saltuk, Koçgiri, Koç Uşağı, Abbas Uşağı, Hormek, Balaban Aşiretleri’nin Türkmen kökene sahip oldukları bilinmektedir. Yine, Osmanlı döneminde Batı Anadolu’dan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya sürülen veya göç eden Bazuki, Mukri, Gürkanlı, Bozulu, Kılınçlu, Becenevi, Halacan, Bayat, Bayındır, Salur, Bügdüz, Yıva, Danışmendli, Cenbekli, Celali, Beritenlı, Karakeçili, Risvanli gibi birçok aşiretin aslen Türkmen olduğu tarihi belgelerle ispat edilmektedir. Osmanlı Dönemi tarihçilerinden bahsetmişken Evliya Çelebi’den de örnek vermezsek olmaz tabi. Ünlü seyyah, seyahatnamesinde Bingöl Dağı’nı anlatırken; “Bölgede yaşayan Türkmen aşiretleri’nin adları yazılsa kitap olur” demiştir. Yakın tarihe baktığımızda ise Ziya Gökalp’ın incelemeleri oldukça ilginçtir. Kendisi de Diyarbakırlı olan Gökalp, bölgede yaptığı incelemeler sonucu Urfa’da yerleşen Türkmenler’in Kürtçe konuştuğunu, Osmanlı’yı kuran boylardan Karakeçili Aşireti’nin amcazadesi olan Diyarbakır kolunun Kürtçe konuştuğunu ve yine Diyarbakır’da bulunan Carıkan, Halacan ve Kiki Aşiretleri’nin de tamamen Kürtleştiklerini saptamıştır. Günümüzde ise, Türk Tarih Kurumu’nun eski başkanı, tarihçi Prof.Dr. Yusuf Halaçoğlu 1453-1650 yılları arasındaki Osmanlı tahrir defter kayıtları üzerinde 20 yıl süren bir çalışma gerçekleştirmiştir. Bu çalışmada tam 41 binden fazla Aşiret, Cemaat ve Oymak ismi üzerinde çalışarak bugünkü Kürt nüfusunun yüzde 40’a yakın bir kısmının aslen Türkmen kökenli olduğunu ve yıllar süren bir süreçte çeşitli etkenler sebebiyle kürtçe konuşarak türklüklerini kaybettiklerini saptamıştır.
Alevilik’te inanç ve ibadet
ELİNE…BELİNE…DİLİNE… SAHİP OLMA KURALIALEVİLİĞİN ÖN ŞARTIDIR.
Eline sahip olmak; “Elinle koymadığını almamak…”
Diline sahip olmak; “Gözünle görmediğini söylememek…”
Beline sahip olmak; “Haram cinsel ilişkiye girmemek…”
Aleviliğin kökenlerini ve nasıl oluştuğunu inceledikten sonra, bu topluluğun inanç ve ibadet şekillerine biraz bakalım. Anadolu Alevileri nasıl ibadet eder? Sünniler’den inanç farkları nedir? Sanırım bu konuda biraz olsun fikir sahibi olmamız onlar hakkında “dinsiz”, “imansız”, “sapkın” gibi iddiaların ne kadar utanç verici iftiralar olduğunu anlamamızı sağlayacaktır. Şimdi, bu konuyu ayrıntılarıyla inceleyelim…
Alevilik, Allah-Muhammet-Ali sevgisi temeline göre şekillen-miş bir inançtır. Alevi inancında tıpkı Sünniler’deki gibi Hz. Muhammed dışında, diğer peygamberlere de büyük saygı duyulur. Alevi Ozan ve Dedeler’in çok sık kullandığı “Biz bütün peygamberleri hak biliriz” sözü bu anlayışı çok güzel bir şekilde ortaya koyar. Melekler’e İman, Kelime-i Şahadet ve Ahiret İnancı Aleviler’ce benimsenmiştir. Ahiret’e gidiş yani, ölüm Hak’ka kavuşmak olarak algılanırken, ahiret’e kul hakkıyla gitmek affedilmeyen bir günahtır. Sünnilik’te önemli yeri olan Zekât Kavramı, Alevi inancında Lokma olarak geçer ve inananlar gönüllerinden kopanı, ihtiyaç sahiplerine verirler. Alevi ve Sünni cenaze uygulamalarında da benzerlik görülürken, Sünniler’de olan Mevlüt, Aleviler’de yoktur. Alevi Dedeleri’nin ölünün arkasından yaptıkları dualar ise, bu inanç sisteminde mevcuttur. Hac kavramı ise, Sünniler’den farklıdır. Alevilik’te önemli olan “Gönül Kâbesi”ni ziyaret etmektir. Kul hakkının yenmemesi, kimseye haksızlık yapılmaması “Gönül Kâbesi”nin ziyaretidir ve en büyük Hac’tır. Bunun yanında Sünni İnancı’ndaki gibi sadece Kâbe’ye gitmek değil, “On İki İmamlar”a ait ziyaretgâhlara gitmekte Hac olarak görülmektedir.
EHL-İ BEYT VE ON İKİ İMAM İNANIŞI
Alevilik’te Ehl-i Beyt ve On İki İmam sevgisi çok önemli bir yere sahiptir. Ehl-i Beyt sözcük olarak ev halkı manasına gelirken, Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma ile Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den oluşmaktadır.
On İki İmam ise, Hz. Ali ile Hz. Fatıma soyundan gelen, Ehl-i Beyt’in devamı olan kişilerdir. (İmam Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyin, İmam Zeynel Abidin, İmam Muhammed Bakır, İmam Cafer Sadık, İmam Musa Kazım, İmam Ali Rıza, İmam Muhammed Taki, İmam Ali Naki, İmam Hasan Askeri ve İmam Mehdi) Bu kişiler, Aleviliğin oluşumunda önemli rol oynamış kutsal şahsiyetler olarak değerlendirilirken, On İki İmam’ın yolundan giden kişiler “Kurtarılmış İnsanlar” olarak nitelendirilir. Alevi inancında yer alan “On dört Masum-u Pak” sözü ise, küçük yaşta şehit edilen Ehl-i Beyt soyundan gelen bireylere verilen addır. Sıkça karşımıza çıkan bir diğer kavram; “On Yedi Kemer-Besteler” ise, Hz. Muhammed’in buyruğuyla Hz. Ali’nin belini bağladığı on yedi saygı duyulan şahıstır. Bu kişiler, Hz. Muhammed’e ve Evlad-ı Resule ikrar vermiş, bağlanmış kişiler olarak kabul edilir. Kuvvetli bir ahlak anlayışı, Alevi inancında ibadetin ön şartı olarak kabul edilir. Eline, beline ve diline sahip olma kuralı Aleviliğin ön şartlarındandır. Eline sahip olmak, elinle koymadığını almamak, diline sahip olmak gözünle görmediğini söylememek ve beline sahip olmak ise haram cinsel ilişkiye girmemektir. Bu kurallara uymayana ise, “Düşkün” denir. Alevi ibadet anlayışında kendine özgü yönler bulunmaktadır. Kendi ifadeleriyle ibadet’te şekilcilikten çok işin özü, iç anlamı önemsenmektedir. Bu iç anlamı, özü iyi idrak edebilmek için, İnsan-ı Kamil (olgun insan) olma aşamasına gelinmelidir. İnsan-ı Kamil olmak; “Hak” ile “Hak Olmak” kavramıyla ilintilidir. Alevi ibadet uygulamalarında da olgun insanı oluşturan öğeler mevcuttur. Hacı Bektaşi Veli’nin “Dört Kapı Kırk Makam” sistematiği ise insanın, İnsan-ı Kamil olma ilkelerini içerir. Hacı Bektaşi Veli bu sistematiği “Kul Tanrı’ya kırk makamda erer, ulaşır, dost olur” şeklinde açıklamıştır. Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat ”Dört Kapı”yı oluştururken, her bir kapının “On Makam”ı bulunmaktadır. Alevi inanç ve uygulamaları zamanımıza sözlü ve yazılı yöntemlerle ulaşırken, sözlü yöntemin önemi çok fazladır. Gerek Alevi kitlelerinin tarihte eğitim kurumlarından yoksun kalmaları, gerekse baskılar nedeniyle gizli kalma eğilimleri sözlü anlatımı ön plana çıkartmıştır. Fakat, bununla beraber az sayıda olan “Buyruk Kitapları”nın içinde de Alevi kültürü, inanç ve uygulamalarını görmekteyiz. “On İki Farz” diye, bilinen ve buyruk kitaplarında rastladığımız ilkeler ise, Alevi inancında önemli yer teşkil ederler. Bunların dışında; Üç Sünnet, Yedi Farz ve On İki İşlek gibi Aleviler’in uyması gereken başka kurallar da bulunmaktadır. Bazı istisnalar dışında, Aleviler Ramazan Ayı’nda oruç tutmazlar. Muharrem Ayı’nda ise, 12 gün oruç tutarlar. Bunun dışında, Masum-u Pak ve Hızır Orucu uygulamaları vardır. Namaz konusuna değinecek olursak, Aleviler’de beş vakit namaz uygulaması yoktur. Buyruk Kitapları’nda yazıldığı üzere Namaz Niyaz, yani; duadır. Bu sebepten, Aleviler’de Sünni inanışındaki Namaz ibadeti icra edilmez. Alevilik’te Cem İbadeti’nin önemli yeri vardır. Türkçe karşılığı toplama, bir araya getirme olan Cem, Cem Evi’nde yapılır ve Aleviler’in toplu olarak yaptıkları temel ibadettir. Cem, “Hak-Muhammed-Ali Divanı” olarak adlandırılır. Cem İbadeti için aynı zamanda “Halka Namazı” ifadesi de kullanılır. Geleneksel görüşe göre, Cem İbadeti’nin kökeni Hz. Muhammed ile Hz. Ali zamanına kadar iner ve İslam Peygamberi’nin Miraç’a çıktıktan sonra yapıldığına inanılan “Kırklar Cem’i’”ne dayanmaktadır. Cem; Allah’a yalvarmak, dua etmek amacıyla yapılan bir ibadettir. Anadolu Alevîleri’nde Cem’de bulunan bir kişi başka bir kişiye dargınsa, bu iki kişinin dargınlıkları giderilmeden, barışmaları sağlanmadan Cem’e başlanmaz. Aynı zamanda, Cem’de bulunan herkes birbirinden razı olmak zorundadır. “Düşkün” olarak nitelendirilen kişiler bu ibadete katılamaz. Yüzyıllar boyunca devam eden bu ibadet, sadece Türkmen Aleviler’de değil, Kürt ve Zaza guruplarda da Türkçe olarak icra edilir. Alevîler’in toplu anlamda temel ibadeti olan Cem, bir dedenin gözetiminde, önderliğinde yerine getirilir.
Cem’de “On İki Hizmet” vardır. Bu hizmetlerin sahipleri ise şunlardır:
1- MÜRŞİT; Cem Erkânı Başkanlığı’nı yapar
2- REHBER; Cem’de yol gösterir
3- GÖZCÜ; Cem’in düzenini sağlar
4- ÇERAĞCI; Mekanın aydınlanmasını sağlar
5- ZAKİR; Saz çalar ve değişler söyler
6- SÜPÜRGECİ; Cem Evi’nin sürekli temizliği ile meşgul olur
7- MEYDANCI; Cem Evi’nde Semah-serleri kaldırır ve postları yerine dizer
8- NİYAZCI; Gelen lokmaları alır ve dağılımını sağlar
9- İBRİKÇİ; Cem de Mürşidin ve Cem erenlerinin abdest almalarını sağlar
10- KAPICI; Cem yapılan yerin kapısını bekler
11- PEYKÇİ; Cem’in yapılacağını duyurur
12- SAKACI; Cem evinde Su dağıtır. Lokmaların yenmesinden sonra gerekli olan temizlik malzemelerini getirir
Genel hatlarıyla Aleviliğin nasıl oluştuğuna, inanç ve ibadet esaslarına değindikten sonra, şunu görüyoruz ki aslında yıllar boyunca gerek mum söndü iftiralarıyla, gerek sapkın ithamlarıyla toplumdan itilen ve soyutlanan bu insanlar, aslında sapkınlıktan uzak, ahlak anlayışları yüksek ve yerleşik hayata geçmeden evvel Türkler’in sahip olduğu inancı İslam ile harmanlayarak devam ettiren geniş bir gurup. Bu sebepten, Aleviler’e bakarken, toplumda çoğunluğu oluşturan Sünniler’den çok uzak olmadıklarını ve bizim kimliğimizin bir parçaları olduklarını unutmadan daha objektif yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de bugün Türk, Kürt, Zaza ve Arap etnik gurupları içerisinde Alevi inancına sahip milyonarca vatandaşımız bulunmaktadır. Tam olarak ciddi bir araştırma olmadığı için Alevi nüfus’u hakkında kesin bilgimiz olmamakla birlikte on milyonun üzerinde bir topluluğun olduğu düşünülmektedir. Nüfus yoğunluğu bakımından Tunceli en yoğun Alevi nüfusuna sahip il konumundayken, Sivas en çok Alevi köyünün bulunduğu ilimizdir.
HACI BEKTAŞİ VELİ’NİN 4 KAPI 40 MAKAM İLKELERİ
“ŞERİAT” kapısının makamları;
1. İnanmak
2. İlim öğrenmek
3. İbadet etmek
4. Haramdan uzaklaşmak
5. Ailesine faydalı olmak
6. Çevreye zarar vermemek
7. Peygamberin emirlerine uymak
8. Şefkatli olmak
9. Temiz olmak
10. Yaramaz işlerden sakınmak
“TARİKAT” kapısının makamları;
1. Tövbe etmek
2. Mürşidin öğütlerine uymak
3. Temiz giyinmek
4. İyilik yolunda savaşmak
5. Hizmet etmeyi sevmek
6. Haksızlıktan korkmak
7. Ümitsizliğe düşmemek
8. İbret almak
9. Nimet dağıtmak
10. Özünü fakir görmek
“MARİFET” kapısının makamları;
1. Edepli olmak
2. Bencillik, kin ve garezden uzak olmak
3. Perhizkârlık
4. Sabır ve kanaat
5. Hayâ
6. Cömertlik
7. İlim
8. Hoşgörü
9. Özünü bilmek
10. Ariflik
“HAKİKAT” kapısının makamları;
1. Alçakgönüllü olmak
2. Kimsenin ayıbını görmemek
3. Yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek
4. Allah’ın her yarattığını sevmek
5. Tüm insanları bir görmek
6. Birliğe yönelmek ve yöneltmek
7. Gerçeği gizlememek
8. Manayı bilmek
9. Tanrısal sırrı öğrenmek
10. Tanrısal varlığa ulaşmak
Hükümete güvenmiyoruz
Peki, günümüzde Aleviler’in, gerek ülke meselelerine ve gerekse Sünni Toplum’a bakışları ne yöndedir? Alevi toplumunu daha iyi anlamak için, Kadıköy’de 8 Kasım 2009 tarihinde yapılan Alevi Mitingi’ne gittim ve bazı sorular sordum. Sorduğum sorular daha çok bu toplumun Sünni kesime ve Türk Siyaseti’ne bakış açısını öğrenmek yönündeydi.
İşte, O sorular…
1- Alevi Açılımı’ndan, sizin için olumlu sonuç çıkacağına inanıyormusunuz?
2- AKP Hükümeti size güven veriyor mu ve sizce ülkeyi iyi yönetiyor mu?
3- Kendinizi Sünni Toplum’dan özellikle, yeni nesil genç Sünniler’den dışlanmış hissediyormusunuz?
4- Sizi sevdiğine inandığınız bir Sünni ile evlenir misiniz?
5- Kendinizi hangi partiye yakın görüyorsunuz?
6- Türkiye’nin bölünmesinden korkuyor musunuz?
Sadegül K
Hükümetin “Alevi açılımı” diye, tanımladığı şeyin içinin tamamen boş olduğunu düşünüyorum.
Sadece, AK Parti Hükümeti değil, aslına bakarsanız bugüne kadar iktidara gelmiş tüm hükümetler Aleviler için bir güvensizlik abidesidir. Verdikleri sözlerin hiç birini tutmadıkları gibi, Alevi toplumunu sadece seçim zamanında oy kapısına gidilecek toplum olarak gördüler.
Toplumsal olarak dışlandığımızı düşünmüyorum. Fakat, işin içine dinsel ayrımlar girdiğinde tabiî ki dışlanıyorsunuz. Ama, bunun dışında Alevi olduğumuzu sembolleyecek bir imge kullanmadığımız için dışlandı-ğımız söylenemez. Ne bileyim, en azından türban takıp; “biz buradayız” demiyoruz.
Beni sevdiğine inandığım bir Sünni ile tabiî ki evlenirim. Çünkü, bizim için önce insan, sonra inanışlar gelir. Kimseyi inançlarıyla yargılamak gibi bir fikri yapım yok. “Alevilik insanın içinde midir dışında mı?” diye, bizi bir kavganın içine çekmeye çalışıyorlar. Sana ne benim Alevilik’ten ne anladığımdan, sana ne!
Siyasal arenadaki hiç bir partiye yakınlık duymuyorum. Ama, ideolojimi soracak olursanız Sosyalist’im.
Sayın Başbakan şunu iyi bilmeli, bu iş kapalı kapılar arkasında olabilecek bir iş değil. Hele hele Dolmabahçe yöntemleriyle çözülebilecek bir iş asla değil. Biz meydanlarda konuşacağız. Onların oy hesaplamalarıyla öngördüğü “Dayatma açılım” bizim açılımımız olamaz. Aleviler, sanılanın aksine pek çok toplumdan daha kültürlü.
Ahmet Ali K
Zaten toplumun saygı duyduğu ama bir türlü bürokratik engellerden geçemeyen basit isteklerimiz var. Örneğin, Alevi kimliği tanınsın, TRT Radyo ve Televizyonları’nda Alevilerce önemli günlerde tanıtım programları yapılsın, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lağvedilerek laiklik ilkesine uygun davranılsın, inanç gruplarına bütçeden para verilmesin. Bunun dışında sorduğunuz soruya gelince açılımın mutlaka Alevi Toplumu’nun talepleri göz önüne alınarak değerlendirilmesi taraftarıyım. Yoksa, bir anlamı olacağını düşünmüyorum. Tamamen göstermelik olacaktır.
Hükümet maalesef güven vermiyor.
Köken olarak CHP’li aileden geliyoruz. Fakat, ben ailem gibi düşünmüyorum. CHP yıllarca, bizi bu anlamda sömürdü. Ama, artık buna “dur” demenin vaktidir.
Ben bir Sünni kız ile birlikteyim ve asla onu dinsel inançlarıyla yadırgamıyorum. O da bana, saygı duyuyor.
Bölünmekten korkmuyorum.
Ali Haydar G
Zorunlu din dersleri kaldırılsın, Cem Evleri yasal statüye kavuşturulsun, diğer inanç kurumlarına tanınan haklar bize de verilsin (ücretsiz elektrik, su gibi). Bunları istiyoruz. Yıllardır görmezden gelindik. Artık buna “dur” demenin vaktidir. Burada binlerce insan bunu haykırıyor. “Alevi Açılımı” konusunda tereddütlerim var. Yani, hükümetin bu işi layığıyla yapacağına inanmıyorum. Ancak, Alevi Toplumu gerçekten eğitimli bir toplumdur. Bu nedenle, karnımız palavralara tok. İçine ne koyarlarsa koysunlar, istediğimiz, ana, bir takım talepleri görmezden geldikleri sürece, açılım dediğin kapanımdan öteye gitmez. Cumhurbaşkanı Gül Tunceli’de Cemevi ziyaret etti. Ama, bir dini merkeze girmiş gibi değil de, sanki, yöresel bir köy evini ziyaret eder gibiydi. Dolayısıyla bu tür şovmenlikler bizi kandıramaz.
Sorunuza anlam veremedim. Nasıl yani, bir Sünni kızla evlenir misin? Tabii ki evlenirim. Niçin sevdiğim kişinin dini inançlarını temel alarak bir yaşam biçimi seçeyim ki? Seviyorsam bu yeterlidir.
Ben parti tutmuyorum. Daha doğrusu tuttuğum partinin siyasal arenada bir kolu yok. Komünist’im diyebilirim.
Aynur D
Alevi köylerine cami yapılmasın. Yapılan camiler Cemevi’ne dönüştürülsün. Hacı Bektaşi Veli Dergâhı’nın bulunduğu müze Kültür Bakanlığı’ndan alınıp Aleviler’e devredilsin. Alevi inanç önderi olan dedelerin kendilerini geliştirmesi ve yetiştirmesi için olanak (enstitü veya okul) sağlansın. Ve, son olarak tabii ki canlarımızın katledildiği Madımak Oteli müze olsun. Bunlar, ancak bir açılımın içini doldurabilir. Onun ötesinde ne söylerlerse boş.
Hükümete güvenmiyorum. Aklı başında olan hiç bir yurttaşın da güvenmediğini görüyorum. Bu ister Alevi olsun, ister Sünni, gözü açık olan görüyor.
Ben, CHP’liyim. Son yıllarda, Cumhuriyet’in tehlikeye düşürüldüğünü görüyorum.
Sünni birisiyle evlenirim. Tabii, ailesi Alevi diye bana baskı uygulayıp hayatımı zindan etmeye kalkmazsa. Çünkü, geçmişte böyle hadiseler yaşandı.
Türkiye’nin bölünmesinden evet korkuyorum. Çünkü, Cumhuriyet’in kazanımları bir bir yok ediliyor ve açılım adı altında terör örgütlerine rant kapısı açılıyor.
ASLIMIZ; KIZILBAŞ’TIR… TÜRK’TÜR… TÜRKMEN’DİR…
Sokaktaki Aleviler’e yönelttiğim sorulardan sonra, hızımı alamadım ve Alevi Cemaati içinde sevilen ve saygı duyulan Radyo Barış’ın sahibi Ali Rıza Erkan’ın ofisinde soluğu aldım…
Siyasetten uzak, samimiyete yakın. Riyaya uzak, dostluğa yakın, bir insan diyebileceğimiz Ali Rıza Erkan’la tarihten başladık, günümüze kadar devam ettik ve hiç değinilmeyen Türkiye gerçeklerini, bir Sünni ve bir Alevi, iki yurttaş olarak değerlendirdik. Bakın, aslında bilinmeyen daha ne ilginç şeyler var? İnanıyorum ki, bu röportajı okuduktan sonra Alevi-Sünni gerilimine çok farklı gözle bakacaksınız. Mümkün olduğunca gerçekleştirdiğimiz sohbeti, en doğal haliyle yansıtabilmek amacıyla, yer yer devrik cümleleri ve konuşulan konuyu bir anda farklı bir yöne saptıran soruları bir düzene sokmadan yani kısacası kurallı bir metin haline sokmadan buraya koyuyorum. Böylece, bu samimi sohbeti sizlere daha iyi yansıtabileceğimi düşünüyorum…
MA: Tarihe baktığımız zaman, Türkler, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelirken, İran üstünden geçiyorlar ve o bölgedeki İslam anlayışını kendi kültürleriyle harmanlıyorlar. Alevilik, bu etkileşimin sentezi midir?
ARE: Anadolu Aleviliği’nden bahsediyorsak evet. Ancak Kızılbaşlık’la bağlarsak, esası Kızılbaşlık yani, anası. Alevilik sonradan Anadolu’da verilmiş bir isim. Aslımız, Kızılbaş’tır.
MA: Kızılbaşlık teriminin bazı fanatik kesimlerce hakaret olarak kullanılması, Osmanlı-Safevi Savaşı’ndan sonra, Kızılbaşlara olan bir kızgınlık sonucu mudur?
ARE: Daha çok Ebussuud Efendi döneminde, onun bir fetvasıyla oluşan bir şey. Bu deyim, Anadolu’da yaygın. Bu yüzden de, Alevi, Kızılbaş birbirine karıştırılmış. Bir kez daha tekrarlayayım, aslı; Kızılbaş’tır. Türk’tür, Türkmen’dir. Din olarak alırsanız da, eski Şaman’dır.
MA: O zaman Alevilik için, “Şaman Türkleri’nin İslam Anlayışı” deyişini kullanabilir miyiz?
ARE: Böyle zaten. Şamanlık’ta; Gök Tanrı’ya inanıyorduk. Bir Tanrı’ya, bir Yaradan’a inanıyorduk. Biz, Müslüman olduktan sonra, peygambere de inandık. Fakat, şeklini almadık. Hiçbir Alevi, şeklini almaz. Yani, Anadolu Aleviliği’nde İslamiyet’in şekli yoktur. Kur’an’a inanırız, başımızı bağlarız, Allah-Muhammed-Ali üçlemesi yaparız, Cem’e gireriz, “Allah Allah” duaları okuruz, ama hiçbir şekli, namazı da almayız.
MA: Aleviler’de namaz kılmak yok mu?
ARE: Aleviler’de namaz yoktur, ama kılanlar vardır.
MA: Benim Cuma Namazları’na giden Alevi arkadaşlarım var. Sizce yanlış bir şey mi yapıyorlar?
ARE: Yo, hayır. Cuma Namazı’na giderler, Bayram Namazları’na da giderler. Şimdi, bakın bu şekilde kılınan namazlar “Cem olmaktır.” Yani, insanların bir araya gelmesidir. Örneğin, Cuma Namazı, diğer beş vakit kılınan namazlardan farklıdır. Mesela, tek başınıza evinizde Cuma Namazı kılamazsınız. Cuma Namazı, “Cem olmaktır.” Bir araya gelmek, eşle dostla olmaktır. Cuma Namazı’nın anlamı budur, Cuma’ya, Bayram Namazı’na da birlik olmak için gidilir. Şimdi denilebilir ki, Cuma Namazı’na, Bayram Namazı’na gidiyor, namaz kılıyor, ama beş vakit namazı kabul etmiyor… O zaman sorulur “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” Beş vakit namazın tanrı ile birleşme olduğuna inansa onu da kılar. Ben, Cem’de, tanrı ile birleştiğime inanıyorum. Siz hiç Cem’e, katıldınız mı?
MA: Kısmet olmadı.
ARE: Bence siz bir Cem’e katılın, orayı bir yaşayın, iddia ediyorum, çok farklı düşüneceksiniz. Yani, benim anlatmamla, üç-beş kişinin anlatmasıyla olmaz, yaşamak gerekir.
MA: Peki… Sayın Erkan, Hz Ali’nin beş vakit namaz kıldığına inanıyor musunuz?
ARE: Kılar, gayet normal bir şey. Hz. Ali namaz kılıyordu, bizler de; “kılacağız” diye, bir kayıt yok. Hz. Ali, yedi kadın almış, “ben de, yedi kadın alacağım” diye de, bir kayıt yok. O günkü şartlarda öyleydi. Babam, askerdeyken, saçlarını sıfır yapıyorlardı. Biz gittik üç numara tıraş olduk. Şimdi özel berber tıraş yapıyor. Şartlar ne gerekirse o uygulanıyor. Kur-an’ı Kerim’deki yazılanların zaten yüzde elliden fazlası insanın yapması gerekenler. Müslüman olmasına gerek yok onları uygulamak için.
MA: Peki ya Oruç ?
ARE: Akşam saatinde top patlamasını beklemeyiz. “Güneş battı, zamanı geldi” deriz. Her evin kendine göre bir oruç açma saati vardır. Güneş battıktan sonra; “Güneş battı, top atıldı, hep birlikte yemek yiyelim” bizde, böyle bir şekil yoktur. Gece kalkmayız, akşam yemeğini yer, niyet eder yatarız. Öbür akşama kadar da, orucumuzu tutarız.
MA: Muharrem Orucu 12 gün, değil mi?
ARE: Evet, 12 gün. Normalde 10 gündür. Ama, 12 İmamlar’a atfen, 12 gün tutulur. Yine tekrarlayayım, Muharrem Orucu 10 gündür. 1 Muharrem’le, 10 Muharrem arasında. Bazıları, 3 gün önce tutar, buna “Hızır orucu” denir. Bu da, Aleviliğin ritüellerinden biridir. Yalnız, hiçbir Alevi, diğerine; “Neden oruç tutmuyorsun, dinden çıktın” falan, demez. Kendisi ile Allah arasında bir şeydir. Bir evde iki kişi oruç tutar, beş kişi tutmaz. Oruç tutuluyor diye de, özel bir tören yapılmaz. Aleviler’in hiçbir ibadetinde şekil yoktur. MA: Alevilerin, Kur’an’ı kabul ettiğini söylüyorsunuz.
ARE: Her Alevi’nin başı Kur’an’a bağlıdır.
MA: Fakat Alevi inancına göre Kuran’ın içerisinden, Ehl-i Beyt ile ilgili ayetler çıkartılmıştır. Bu mantığa göre; Kuran hükümsüz olmaz mı?
ARE: Yok, hayır. Mesela, “benim babamın bir tek kolu yok” diye, babamı “yok” sayamayız. Kuran’da bizce eksikler var. Baktığınız zaman her türlü ayrıntı var ama Hz. Muhammed’in nutuklarından, sözlerinden, vaat ettiklerinden hiç bir şey yok. Yani, hal-kın geleceğine dair, vasiyete dayalı, hiç bir şey yok.
MA: Sizlerin inancına göre, Hz. Muhammed öldükten sonra, İslam Devleti’nin başına Hz. Ali mi geçmeliydi?
ARE: Bizim inancımıza göre değil, İslam Tarihi’ne göre, Aleviliği taşıyan, çocukluğundan beri Hz. Muhammed’in yanında olan, “Elimi Ali’ye verdim, benden sonra ‘O’dur” diyen, bir gerçek var. Bu benim kaynağım değil, İran kaynağı, Suudi kaynağı, Buhara kaynakları. O zaman, biz de Aleviler olarak diyoruz ki, “Hz. Ali’nin hakkıydı. Ebu Bekir, çok yaşlı olduğu için ona saygı gösteriliyor, ama (Hz.Ali’nin) ço-cukları buna uyamıyor. Yalnız, bütün halk biliyor ki, halifelik Hz. Muhammed’in soyuna aittir. Bu iki, iki dört, kimse tartışamaz. Hz. Mu-hammed; “Ehl-i Beyt’im diyor. Devam ediyor; “İki emanet bırakıyorum. Biri Kur-an, biri Ehl-i Beyt.” Sen, bu emaneti kesiyorsun. Yani, adamın kafasını kesiyorsun. Emaneti’nin kesildiği dönemde sen hangi tarafta olursun?
MA: Peki tarihten devam edelim. Osmanlı Devleti’nin ilk kuruluşuna baktığımızda, ilk kurucular bizim anladığımız Sünni inancına sahip değiller.
ARE: Biz Osmanlı’ya Otmanlı deriz ve bir Türk devleti olarak kurulduğu-nu söyleriz. Osmanlı Devleti bize göre Şeyh Edebali’nin yazıtlarıyla başlamıştır. Şeyh Ede-bali bir Alevi Dedesi’dir.
MA: Eski dönemlerde Türkmen, Alevi-Bektaşi inanç önderleri, mesela; Sarı Saltuk şimdi ki Aleviler gibi mi ibadet ediyorlardı?
ARE: Aynı. Aynıdır, fakat yöre yöre ufak değişiklikler gösterir. Ancak, özde aynıdır.
MA: Rumeli’nin Türkleşmesi’nde Sarı Saltuk ve onun gibi Babai önderlerinin rolü büyüktür. Buna katılıyor musunuz?
ARE: Rumeli’nin Türkleşmesi’nde daha çok Hacı Bektaşi Veli, Balım Sultan olayı vardır. O, ayrı bir koldur. Bizimle, Anadolu Alevileri’yle hiçbir bağlantısı yoktur.
MA: Balım Sultan’ın kurduğu Bektaşiliğin Babagan kolu, Alevi olduklarını kabul etmezler öyle değil mi?
ARE: Değiller zaten. Alevi olmak için Alevi doğulur. Bizim inancımız böyledir. Onlarda ise, sonradan Bektaşi olunabilir.
MA: İbadet şekliniz, aynı mı?
ARE: Cem törenlerimiz birbirimize benzer. Niye benzer diye sorulursa, bir Alevi dedesi tarafından müfredatı hazırlanmıştır. Balım Sultan ise erkândır. Biz Cemlerimiz’e Erkân deriz. Onlar Balım Sultan erkânına göre 40 kişi bir araya gelirler. Ama bizde 20 kişide olsa, 70 kişide olsa, 270 kişide olsa Cem’e girer.
MA: Balım Sultan ve fikirleri bir kırılma ve ayrışma noktası mıdır?
ARE: Hayır, değildir. Sadece, o yörelerdeki insanları ehlileştirmek, beli bir yola getirmek için onların dilinde konuşacaksınız. Mesela, adam alkol alıyor, içki içiyor. “İçme” dersen, vatandaşı dinsiz edersin. Ama “içki iç, bende yasak değil” diyor, o zaman; “gel bakayım bu tarafa” diyor.
MA: Safevi Devleti ile Osmanlı arasındaki Çaldıran Savaşı’na kadar, baktığımız zaman, Şah İsmail’in Anadolu’da büyük etkisi var. Alevi Türklerin’de de, Osmanlı’ya karşı ayaklanmalar görülüyor.
ARE: Aslında ayaklanmıyorlar, Kızılbaşlar zaten başına buyruk, beylik bunlar. Yani, orayla hiçbir bağlantıları yok. Osmanlı’da şöyle bir korku var; “Aynı inançlı, aynı dinden insanlar birbirlerine destek verirler” diyor.
MA: Yani ayaklanma olmuyor mu?
ARE: Ayaklanmalar var, ama genel isyan denilmez. Beyliklerini korumak için bazı eylemleri oluyor. Türkler, zaten bir köyde yaşamıyorlar ki, göçebe hayatı yani.
MA: Yavuz Sultan Selim’in yerinde olsaydınız ne yapardınız?
ARE: Vallahi ne yapardım, Yavuz’un ne yapmak istediğini bilen var mı?
MA: Yavuz, Osmanlı’nın bekasını istiyor.
ARE: Ama Şah İsmail Osmanlı toprak-larına mı girmek istiyordu?
MA: Anadolu’ya hâkim olmak istemiyor muydu?
ARE: Yok öyle bir şey.
MA: Ben tarih kitaplarının yalancısıyım
ARE: Ben, öyle bir şey bilmiyorum. Öyle bir şey de görmedim. Yavuz Sultan Selim’le, Şah İsmail işinde Bektaşilik işi de var. Yavuz, Bektaşi değil mi? Yavuz’la, Şah İsmail arasındaki husumet başka bir şeydir.
MA: Peki o zaman konuyu değiştirip, bugünün Türkiye’sine dönersek, doğu Anadolu’nun etnik yapısında şaşırtıcı şeyler görülüyor. Özellikle Kürtleşmiş Türkler var deniyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
ARE: Ben, geçen ay Muş’a, Varto’ya, Bingöl’e gittim. Gazi Üniversiteliler’le birlikte orada araştırma yaptık. Kendilerine “Kürt” diyen, Alevi köylerine gittik. Kendilerini Kürt zannediyorlar. Türkçeyi hiç bilmiyorlar, ama “dua oku” diyoruz, Türkçe okuyorlar. “Kürt’üm” diyen adam aslında Türk. Biz “Kürt’çe konuşuyoruz, Kürt’üz” diyorlar. Bende diyorum ki, Alman-ya’da doğan yeni nesiller, Almanca konuşuyor, Türkçeyi hiç bilmiyor.
MA: Madem yeri geldi, şunu da sormak istiyorum. Safavi-Osmanlı Savaşları sonrasında kabak daha çok Anadolu’daki Kızılbaş Türkmenlerinin başına patladı. Çok ciddi baskı gördüler ve o dönem bazı tarihçilerin söylediğine göre, birçok Alevi, İran’a göç etti. Birçoğu da, kendisinin Alevi olduğunu kendi çocuklarından bile sakladı ve o bölgede asimile oldu. Aslında, Kürt nüfusun % 35’lik bölümü, “Türk’tür” diyorlar.
ARE: Kesinlikle katılıyorum. Osmanlı kayıtlarını içeren bir kitap var (Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU’nun Anadolu’da Aşiretler, Cemaatler, Oymaklar), köylerin 300-400 yüzyıl önceki adları yazılı. Kaç tane asker, kaç tane koyun, hepsini Osmanlı’da yazmışlar, orada kaç kişinin gayrimüslim olduğunu, kaç kişinin Türk olduğunu, kaç kişinin Alevi olduğunu, kaç kişinin din adamı olduğunu yazıyor bu kitap. Şimdi, bu kitaba bakarsan, Kürt’ler yüzde 20 falan değil, yüzde 7. Ama şimdilerde Tunceli halkı diyor ki; “ben Kürt’üm”, örneğin, Sivaslı’da aynı şeyi söylüyor. Aslında, Kürt değiller. Bu sistemde, bir çetele tutacak olursak, Türkiye’de, Türk kalmaz. Bu durumda, görülüyor ki, Türkiye’de yüzde 10 kadar Türk var! Türkiye’de Kürt nüfusu bu kadar değil. Kürtçe konuşmak başka bir şey, Kürt olmak başka bir şey.
ARE: Eskiden Aleviler, Türkçe konuş-tuğu için çarşıdan gidip rahatça alış-veriş yapamıyorlardı. Kürt dilini öğrenmek gerekiyordu. Bakın, hiçbir Alevi köyü caddenin kenarında olmaz, hep dağlarda olur. Korkarlar, tarih boyunca sürekli baskına uğramışlardır.
MA: Kendilerini soyutlamışlar.
ARE: 50 yıl önceki Erzincan Kemaliye de, Arapkir’e gidin, bakın, Aleviler’den eski yerleşik esnaf bulamazsınız. Şimdi var ayrı mesele. Çünkü, eskiden Alevi esnaf bulundurmazlardı.
MA: Peki konuyu değiştirelim. Siz bir dede misiniz?
ARE: Ben, “Dede” değilim. Alevilik dedeliği, öyle kolay olmaz. Dede olmak için, soy, soy yolu sürmek gerekir.
MA: Alevi kültürüne ait el yazmalarını araştırmacılar kolay elde edemiyorlar. Aleviler bu yazıtları pek paylaşmayı, vermeyi sevmiyorlar galiba?
ARE: Vermiyorlar, Mesela biz Bingöl’e gittik. Bingöl Dağlarında bir Alevi köyünde şecereyle ilgili bir yazıtı görmek istedik. Adam, sadece bir kişiyi içeri soktu. Sanki Hz. Muhammed’in Sakal-ı Şerif olayı gibi, fotoğraf çekmeye de kolay kolay izin vermiyorlar. On kişi gittik, sadece bir kişi içeri girebildi. Bir başka köye gittik eski yazıtları göstermediler bile. Eski zamanlarda, bu yazıtlar kadınların bellerinde sarılı olurmuş, yıllarca böyle korumuşlar. Çünkü geliyorlar, arıyorlar, yakıyorlar, her şeyi yok ediyorlar. Alevilik’le ilgili ne varsa ortadan kaldırılıyor. Osmanlı döneminde bir sindirme politikası. Kısacası, belgeler, bilgiler yok ediliyor. Kadınlarda bir yerdengöç ederken, bu yazıtları saklamak için bellerine sarıyorlar, bende bunu yeni öğrendim. Son seyahatimizde ortaya çıktı.
MA: Peki ben istesem Alevi olabilir miyim?
ARE: Bektaşi olursun, ama Alevi olamazsın. Yalnız, “Aleviyim” diyorsan, benim için “Alevisin.” Alevi gibi yaşayabiliyorsan, kendini Alevi olarak hissediyorsan “Alevisin.” Ben, insan olarak bakıyorum. Hiç kimsenin rengi, dini, memleketine bakmıyorum. Alevi gibi yaşamayı taahhüt ediyorsan, o zaman Alevi olursun.
MA: Zaza, Kürt, Arap Aleviler’e bakış açınız nedir?
ARE: Arap Aleviliği bizden daha farklı. Nusayriler Hz. Ali’yi peygamber hatta Allah yerine koyarlar. Bizde Hz. Ali Allah ve peygamber değildir. Ama mesela Zaza Aleviler’le tek farkımız dil’dir. Onun dışında inanç esaslarımız aynıdır.
MA: Peki son gelişmelere bakarsak, Alevi açılımından sizce bir şey çıkacak mı?
ARE: Hiç bir şey çıkmayacak. Zaten çıkmaması da gerekir. Çünkü, bu bir oyun.
MA: İyi yönetildiğimize inanıyor musunuz?
ARE: İyi yönetildiğime inanmıyorum. Alevilik konusunda da güvenmiyorum. Ben burada Aleviler için değil kendi adıma konuşuyorum. Benim başka bir dünyam var. Hükümetten bir açılım beklemiyorum. Beklemek de hata olur. Neyi bekleyeceğim ben açılımdan. Ben radyo sahibiyim, okusaydım binbaşı, yarbay, albay olurdum, kim engelleyecekti beni? Oralara girerken, Alevi kimliği sormuyorlar ki. Eskiden sıkıntılar vardı ama şimdi? Baskıdayok. Bir dolu subay var, benim tanıdığım. Ama başka bir şey var burada, Cem Evleri’min yasallaşmasını istiyorum. Farkında değiliz, ama başka bir şey var. Her evin altında kuran kursu açılmaya başlandı. Ben buna karşı yürüyemem, karşı dura-mam. Ben adama soramam “bu kuran kursları ne?” diye. O zaman, o da senin Cem Evin var der ve yasal değil der. Ama seninki de yasal değil. Yani eşleştirecek birşey buluyorlar. Oysa ben, Cem Evi’nde din empoze etmiyorum. Hiç kimseyi, hiçbir şekilde oraya götürüp’de “Alevi ol” demiyorum. “Alevi olursan, sana şunu yaparım, bunu yaparım” demiyorum. Alevi değilsen sen şu değilsin bu değilsin demiyorum. Cem Evi’nde Cem oluyorum. Orada, eğitim almaya çalışıyorum. Bir arada durmaya çalışıyorum. Ama o, onu yapmıyor, kendi örgütlenmesini daha da yayıyor.
MA: Diyanet kaldırılmalı mı? Yoksa değişiklikler mi yapılmalı?
ARE: Bence Kaldırılmamalı. Ben birçok Alevi’den ters düşüyorum. Kontrolsüz güç, senin gücün değildir. Neyi kontrol edeceksiniz o zaman? Muhatabınız kim olacak? Süleyman Efendi, ya da bir başka cemaat, hangi biri? Zahid Kotku Hazretleri’nin şu anda cenazesi bile Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan daha forsludur. İsmailağa Camisi’nin hocası, Diyanet İşleri Başkanı’ndan, devlet bakanı’ndan daha üstündür. İşte, bu durum Diyanet’in kalkmasıyla daha da büyür. İyice kontrolsüz olur. Cüppeliyi oturup izleyin, dinleyin. Bu kişinin Şeyhülislam olduğunu, bir bölgenin ondan sorulduğunu düşünün. Neler yapmazlar? Bence, Diyanet daha da güçlendirilmeli, parasal yönden demiyorum, kendini saydırma yönünden. Burada, bir sıkıntı var. Para empoze ederek, Diyanet çalışamaz hale getiriliyor. Sadece bazı günlerde cüppeyi giyiyor, takkeyi takıyor, vaaz veriyorlar. Bakın bakalım, bir şey üretiyorlar mı, açıklama yapıyorlar mı? İnsanlığa hitap etsin Diyanet. Türk Halkı’na hitap edecek bir şey bulamıyorlar ki. Onların yerine Fettullah konuşuyor, İsmailağa Camisi imamı konuşuyor. Bayram da, Ramazan’da hep onlar konuşuyor. Ama Diyanet’ten konuşsalar. Bakın bu sene Alevi açılımı etkisiyle Diyanet’ten birkaç hoca çıktı Aleviliği anlattı. Aleviler’de mutlu oldu. Dediler ki, “biz de burada temsil ediliyoruz.” Aleviler’de Diyanet’te görünmek istiyor. “Niye, o orda da, ben yokum” diyor. Kısaca, gereken demokrasi. Özgürlük, demokrasi’yi ben de istiyorum, sen de istiyorsun. Bu istek Aleviliğe mahsus değil ki. Aleviliğe mahsus olan hor görülmemektir. Beni hor görmesin, bir şey istemiyorum.
MA: Türkiye’nin bölünmesinden korkuyor musunuz?
ARE: Bölünmesinden elbette korkuyorum. Ben, şimdi Kürtleri seviyor muyum, sevmiyor muyum? “Sevmiyorum” diyebilir miyim, komşularım, akrabam olmuşlar.
MA: Türkiye’de ne kadar Alevi var?
ARE: Bence 15 milyon.
MA: Parti kurarsanız ne olur?
ARE: Sıfır olur, hiçbir Alevi parti kurmaktan yana değildir. 3-5 tane siyaset yapmak isteyen dışında kimse istemez. Alevilik parti olamaz, olmamalıdır.
Görüldüğü üzere, Aleviler bu topraklara gelen ve Anadolu’yu Türkleştiren, eski Türk tolumunun inançlarını muhafaza eden, Sünni inancı ile aynı özden gelen ve bu ülkeyi çok seven bir toplum. İstekleri, sadece hor görülmeden, eşit şartlarda yaşamak. Sanırım artık bizim bir parçamız olan kardeşlerimizin isteklerini değerlendirmenin zamanı geldi de geçiyor bile.
NOT:
Alevi toplumunun içinde tıpkı Sünniler’de olduğu gibi çok radikal görüşlere sahip olan kişiler de bulunmaktadır. Özellikle, Kürt Alevi Toplumu’nda, tıpkı Kürt Sünni Toplumu’nda olduğu gibi, bazı ayrılıkçı düşünceye sahip olan küçük guruplar mevcuttur. Ancak, bu kişilerin isteklerinin, genel Alevi toplumunun talepleriyle alakası olmadığı gibi, bölücü faaliyetler başlığı altında ele alınmalıdır.
___ http://www.sagirsultan.com.tr/0912_Alevilik.aspx
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Şebzindedâr

writings of a night watcher

Virginia Woolf

Herkes kendi geçmişini, kalbiyle bildiği bir kitabın sayfaları gibi kapalı tutar ve dostları sadece onun başlığını okuyabilir.

ODILA BLOGGER by OAS

Turkish Geeks on Life & Politics...

YAŞAMAK ŞAKAYA GELMEZ

Facebook adreslerimiz: http://www.facebook.com/ata.fecob - http://www.facebook.com/pages/fvco/107464239362228

Komeleya Çand û Integrasyon a Kurd Luzern

Kürdischer Kultur und Integrationsverein Luzern/Mythenstrasse7,6003 Luzern

DemokratHaber/iDeA

Bağımsız Haber Ve Düşünce Platformu / demokrathabertr.wordpress.com

eren@home ~ $

Açık Kaynak, Linux, Programlama Dilleri, Amatör Telsizcilik gibi konular üzerine düşünceler

Ata FE COB

"En büyük yenilgimiz, bir alternatif fikrini kaybetmiş olmamızdır." ___Michael Lebowitz

Şüpheci Melek

Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıt gerektirir

WordPress.com

WordPress.com is the best place for your personal blog or business site.

CHP SULTANGAZİ

"Direnme gücü, dünya “evet” sözcüğünü duymak istediğinde 'HAYIR' diyebilme yetisidi" E. Fromm. ________“12 Eylül’de ‘HAYIR’ oyu vererek tokat atın, okyanus ötesinden de duyulsun” KILIÇDAROĞLU

%d blogcu bunu beğendi: