Başlangıç > ucnokta'dan > TÜRKİYE’Yİ KUŞATAN GÜÇLER…

TÜRKİYE’Yİ KUŞATAN GÜÇLER…


Kuşatılan TürkiyeFRANSA.
Bu dizi yazıyı, uluslararası ilişkilerde devletlerin dostları ve düşmanları değil, çıkarları olduğu bilinciyle ve uluslararası ilişkilerde realist yaklaşımlar geliştirebilmek amacıyla ağaçlara değil, ormana bakabilmenin gerekli olduğu düşüncesiyle Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM) için kaleme aldım. Yazıda, Türkiye’yi kuşatan küresel ve bölgesel güçlerin ülkemize yönelik politikalarını analiz ederek Türk dış politikasının dayanması gereken temel ilkeleri ve öncelikli politikaları belirlemeye çalışacağız. Dizi yazının planı, önce Türkiye’yi kuşatan güçler olarak belirlediğimiz ülkeleri ayrı makalelerde ele alıp sonrasında genel bir değerlendirme yapmak biçiminde olacak.   
Dünyanın ekonomik, siyasal ve sosyal ve kültürel yaşamında etkili olan güçler ve ülkeleri Küresel Güçler olarak isimlendirirsek, aşağı yukarı hangi ülkelerin ve uluslararası örgütlerin incelenmesi gerektiği bellidir. Küresel Güç konumundaki ülkeler olarak ABD, Çin ve Rusya’nın önemi açıktır. Bunun dışında bölgesel bir güç olan ve küresel bir güç olma hedefindeki Avrupa Birliği ve bu bölgesel gücün etkili ülkeleri Almanya, Fransa ve İngiltere’nin küresel politikaların şekillenmesinde etkileri yadsınamaz. Bu ülkelere, ABD içindeki güçlü lobi desteğiyle İsrail de elbette eklenmelidir.
Türkiye’yi Kuşatan Güçler analizimize, Türkiye politikaları pek de bilinmeyen ve anlaşılmamış olan Fransa ile başlayacak,  daha sonra AB’nin motor gücü Almanya ile devam edeceğiz. White Anglo Sakson Protestan (WASP) bloğunun çekirdeği olan ve Amerikan politikasının özellikle Orta Doğu’da ortağı olan İngiltere ile devam edeceğimiz analizimiz, daha sonra sahip olduğu enerjiyi stratejik bir silah olarak kullanmasından korkulan Rusya ile devam edeceğiz. Dünyanın son yıllarda en çok büyüyen ülkesi ve ucuz işgücü ile üretim cennetine dönüşen Çin ile devam edecek analizimiz, Amerikan politikalarının gerisindeki Yahudi lobisinin desteği ve etkisiyle küresel bir aktör olarak görülmesi gereken İsrail ile devam edecek. Son olarak ise ABD’nin Türkiye politikasını değerlendireceğiz.
Fransa’nın, Almanya’nın, İngiltere’nin, Rusya’nın, Çin’in, İsrail’in ve ABD’nin Türkiye politikalarını inceledikten sonra, Küresel Güçlerin coğrafyamızdaki genel stratejileri ve özel taktiklerini anlamak çok daha kolay olacaktır. Bu aşamada ise Türk Dış Politikası üzerine gözlemlerimiz ve değerlendirmelerimizi yaparak dizi yazımıza son vereceğiz.
Fransa : Fransız Kaldığımız Bir Ülke
Fransa’nın Türkiye politikası üzerine bir araştırma yapmak isteseniz, çok fazla kaynak bulma olanağınız yoktur. Son dönemde benim kaleme aldığım birkaç yüzeysel Fransa analizlerini dışarıda bırakırsak, Fransa ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkileri inceleyen ciddi bir kaynak bulmak bile zor olacaktır.
Fransa, Almanya’dan sonra Avrupa Birliği’nin karar mekanizmalarında en önemli paya sahip olan bir ülke olarak 65 milyon dolayındaki nüfusuyla ekonomik olarak Avrupa’nın Almanya’dan sonra en güçlü ülkelerinden birisidir. Katolik nüfusun ağırlıkta olduğu Fransa’da % 5-10 arasında Müslüman nüfusun yaşadığı görülmektedir. Fransa, Akdeniz’e komşu olmak dışında Atlantik Okyanusu ve Manş Denizi ile bağlantılıdır.
Yarı-Başkanlık sistemiyle yönetilen Fransa’da yakın zamanda yapılan seçimleri ABD tarafından desteklenen eski Başkan Sarkozy kaybetmiş, Fransız ulusal sermayesinin ve Avrupacı güçlerin desteklediği sosyalist Hollande kazanmıştır. Sosyalist bir adayın seçimi kazanması ve Amerikan-İngiliz politikalarının Fransa’daki maşası görünümündeki Sarkozy’nin seçimi kaybetmesi, Fransa’nın dış politikasında ve daha da önemlisi Türkiye ile ilişkilerinde ciddi değişikliklere yol açacak mıdır? Bu konuda fazla iyimser olmamak gerekir.
Fransa – Türkiye İlişkileri
Fransa’nın Türkiye politikası, birkaç unsurdan dolayı olumlu bir çizgiye girememektedir. Bu unsurlar, Fransa’nın Türkiye politikalarında işbirliği, yakınlaşma ve ortak hareketi yaratamamaktadır. Libya’da aynı çizgide hareket etmelerine karşın, birbirlerini suçlayacak düzeyde ilişkiler gergin seyretmiştir. Suriye politikası ve diğer konularda da aynı sert çizginin devam etmesi kaçınılmazdır.
Peki, Fransa’nın Türkiye politikasını belirleyen, daha doğrusu olumsuz kılan unsurlar nelerdir? Bunları dört başlığa indirgemek olanaklıdır.
  1. Avrupa Birliği içinde Fransa’da daha çok söz ve karar sahibi olabilecek bir ülke (Türkiye) istenmemektedir.
  2. Fransa’da yaşayan birkaç milyon Ermeni’nin Fransız iç ve dış politikalarını şekillendirmesinde etkili olması, Türkiye ile ilişkilerin gelişmesini engellemektedir.
  3. Fransız milliyetçiliğinin ülkedeki azınlıklara ve yabancılara karşı düşmanca tavrı, her geçen gün artmaktadır. Son yapılan seçimlerde ırkçı partilerin oylarının artmasına paralel olarak sağ partiler de yabancı düşmanlığı konusunda ırkçı partilere yaklaşan söylemler kullanmaya başlamıştır. Bu durum, Fransa’da nüfusu bulunan Türkiye gibi ülkeler ve özellikle Müslüman kimlikli nüfusu barındıran ülkeler açısından ilişkileri kötü etkileyen sonuçlar yaratmaktadır.
  4. Gerek Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye’yi işgal eden bir ülke olması, gerekse de Kuzey Afrika’daki sömürgeci kimliği, Türkiye gibi bağımsızlığını emperyalizme karşı savaşla kazanmış bir ülke için Fransa’nın kuşku duyulan bir ülke olmasına neden olmaktadır.
Fransız Türk diplomatik ilişkilerini olumsuz kılan yukarıda sıraladığımız dört unsuru başlıklar halinde inceleyelim.
Fransa’nın “Türkiyesiz AB” Planı
Fransız dış politikasının Türkiye ayağını oluşturan belirleyici unsur, Fransa’nın Avrupa Birliği içinde Türkiye gibi bir ülkenin söz ve karar sahibi olmasından duyulan endişedir. Alınacak kararlarda Almanya’dan sonra en fazla nüfusa sahip olduğu için Fransa’dan daha çok söz ve karar sahibi olacak olması, Fransa’nın Türkiyesiz bir AB isteğinin temel nedenidir. Diğer yandan, Türkiye’nin uluslararası politikalarında ABD ve İngiltere’ye yakınlığı, AB içinde Alman-Fransız egemenliğini sona erdirebilecek bir tehlike yarattığı için de Fransa, bu konuda Almanya ile aynı düşüncededir.
Türkiye nüfusunun Müslüman kimliği de Fransız politikacıları ciddi biçimde endişelendirmektedir. Son dönemde milliyetçi partilerin güç kazanması ve ırkçı partilerin oy patlaması yapması, farklı etnik kimliklere ve dinlere yönelik tepkinin artmasına neden olmuştur. AB içinde Müslüman kimlikli, Fransa’dan daha etkili olabilecek bir Türkiye, Fransız politikacıların kabul edebileceği bir durum değildir.
Kısacası, “Türkiyesiz AB” planı, Fransa’nın Türkiye politikasını biçimlendiren en önemli unsurdur.
Yükselen Fransız Milliyetçiliği
Fransa’da yükselen aşırı milliyetçi hareketler her geçen gün güç kazanırken, sağ partiler de bu seçmen kitlesinin oyunu almak için söylemlerinde daha milliyetçi bir noktaya kaymışlardır. Yaşanan ekonomik kriz nedeniyle yabancı düşmanlığının artması da Fransız milliyetçiliğine ve yabancı düşmanlığına hız vermektedir.
Geçtiğimiz haftalarda yapılan ve sosyalist aday Hollande’ın ikinci turda kazandığı Fransa Başkanlık (Cumhurbaşkanlığı) seçiminde ilk turda, ırkçı parti Front National’ın adayı Marine Le Pen, % 18 oy oranı ile ciddi bir başarı elde etti. Irkçı Front National, 2007 milletvekilliği seçimlerinde % 4.3 oy almıştı. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda, soldaki radikal parti Komünist Parti’nin desteklediği Jean-Luc Melanchon ise % 12 oy alabildi. Komünistler, 2007 milletvekilliği seçimlerinde ırkçı parti Front National gibi % 4.3 oy almıştı. Sağ ve soldaki iki radikal partinin 2007 seçimlerindeki % 8.6 olan oy oranı, Başkanlık seçimlerinde % 30 dolayına yükselmiştir. Bu durum, Fransız seçmeninin üçte birinin radikal hareketlere kaydığını göstermektedir.
Fransa’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu, mevcut Cumhurbaşkanı’nın ilk turda ikinci sırada oy alması açısından dikkat çekici olduğu gibi, sağda ve solda aşırı uçlardaki partilerin oy oranlarının % 30 dolayına yükselmesi açısından da dikkat çekicidir. Fransız Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk turda seçimin kazanılması elbette beklenmiyordu, ancak aşırı uçların bu derece oy artışı sağlayabilmeleri, AB sürecinde başta Almanya olmak üzere bazı ülkeler açısından kaygı verici bir sonuç olarak yorumlanacaktır.
Yükselen Fransız milliyetçiliği, yabanı düşmanlığı ve ırkçı partilerin ve hareketlerin güç kazanması, Fransa’nın Türkiye gibi ülkelere yönelik politikalarında geriye gidişleri kaçınılmaz olarak yaratmaktadır.
Fransa’nın Türkiye’ye Karşı Ermeni Kartı
Fransa-Türkiye ilişkilerini son dönemde gerginleştiren önemli bir konu da asılsız Ermeni iddiaları konusunda Fransız Parlamentosunda yapılan çalışmalarla ilgilidir.
Bir yandan her seçim döneminde Ermeni iddiaları konusunda yapılan çalışmalar ile Fransa-Türkiye ilişkileri geri dönülmez biçimde zedelenirken, diğer yandan Fransa’nın Türkiye ile sorunlu ilişkileri olan ülkelerle yakınlaşması, iki ülke ilişkilerini kötüleştirmeye devam etmektedir.
İşin özünde, Fransa’nın Türkiye ile iyi diplomatik ilişkiler geliştirmek istememesidir.-Gerek Ermeni iddiaların kullanılması, gerekse de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yakınlaşma gibi konular, Fransız dış politikasının ardına saklandığı bahaneler olarak görülmelidir.
İkiyüzlü Fransız Dış Politikası
Fransa, özellikle seçim kaybeden Başkanları Sarkozy döneminde, yalnızca Türkiye ile değil, diğer ülkelerle de sorunlu ilişkiler yaşamayı sürdürmüştür. Libya ile yakın ilişkilerine rağmen, Libya’ya bir anda düşman kesilip Libya’yı ilk bombalayan ülke olması, buna karşın Sarkozy’nın seçim harcamalarının Libya’nın öldürülen lideri Kaddafi tarafından karşılandığının ortaya çıkması, Fransız dış politikasındaki ikiyüzlülüğün bir örneğidir.
Fransa, bir yandan ırkçı partinin hızlı yükselişi ile gündeme gelirken, diğer yandan son dönemde iç siyasi sorunları ve ekonomik kriz nedeniyle emperyalist dış politikada etkin bir konumda yer alma uğraşısı içine girmiştir. Fransız dış politikası, dar ulusal çıkarlara dayalı ikiyüzlü diplomasi örneklerinden birisidir. 21. yüzyılın başlarında Fransa, göçmenlerin banliyölere hapsedildiği, ırkçılığın hızla yükseldiği, AB’nin ekonomik krizin etkisiyle zayıfladığı bir ortamda ekonomik olarak girdiği krizden çıkmak için yayılmacı politikalara yönelmiş, ikiyüzlü dış politika örneklerinden birisi durumuna gelmiştir. Sosyalist ada Hollande’ın seçilmesi bile Fransız diplomasisindeki kökleşmiş olan bu çürümüşlüğü kurtarmaya yetmeyecektir düşüncesindeyim.
Sömürgeci geçmişiyle dünyaya insan hakları ve demokrasi dersi vermeye kalkışan bir ülke olarak Fransa, Cezayir’de milyonlarca Müslüman katlederek adeta bir soykırım örneği sergilemişti. Cezayir’de gemilerle top ateşine tutarak on binlerce masum insanı birkaç saat içinde katleden Fransız sömürgeci anlayışı, bir yandan bugün batı tarzı demokrasi savunuculuğu yaparak diğer yanda ise yayılmacı emelleri yansıtan yeni sömürgecilik politikası peşine düşerek ikiyüzlülüğünü kanıtlamaktadır. İbrahim Selamet’e göre, Afrika kıtasındaki Fransız soykırımı, yalnızca Cezayir ile sınırlı kalmamıştır. Sömürgeci geçmişiyle insan hakları ve demokrasi havariliğine soyunan Fransa, “Fransız Milletler Topluluğu” içinde yer alan Benin, Burkina-Faso, Cibuti, Çad, Gabon, Gine, Kamerun, Moritanya, Nijer, Senegal ve Tunus’ta da soykırımlar yapmıştır (http://www.turkpartner.de/Yazarlar/ISelamet/IkyFrn.htm).
Kurtuluş Savaşında Türkiye’yi işgal etmiş, AB üyelik sürecinde ülekmize engeller çıkaran, asırlık asılsız Ermeni iddiaları ile Türkiye’yi sıkıştırmaya çalışan, iç politikasında Türkiye korkusu ile Türkiye karşıtlığı yapılan, Türkiye ile sorunlu Güney Kıbrıs Rum Yönetimi gibi ülkelere yakınlaşan Fransız dış politikasında kısa dönemde Türkiye ile iyi ilişkilerin beklenmesi hayal bile edilemez. 
***
ALMANYA.
Yazının ilk makalesinde, Fransa’nın Türkiye politikasını belirleyen başlıca dinamikleri belirlemeye çalıştık. Bu çerçevede, “Türkiyesiz AB” planı temelinde Fransa’nın Ermeni ve Rum kartı ile diğer konularda Türkiye’ye karşı dış politika geliştirdiğini açıklamaya çalıştık. Sonuçta, Fransa’da siyasi iktidar değişikliğinin Türkiye ile olan ilişkilerde farklı yaklaşımlar ya da iyileşme sağlamasının beklenmemesi gerektiğinin altını çizdik.
Bu makalede ise Avrupa Birliği’nin motor gücü olan Almanya’nın Türkiye politikasını açıklamaya çalışacağız.
Almanya ve Almancılar
Almanya, Avrupa’nın ekonomik olarak en güçlü ülkesi olmakla birlikte, Avrupa Birliği’nin küresel bir güç olması için Birliğe yön verebilecek en önemli ülke olarak da değerlendirilmelidir. Dünya küresel ekonomik krizinin AB ülkelerinde de etkisini hissettirmesine karşın Almanya, ekonomik olarak dünyada istikrarlı konumunu sürdüren nadir ülkelerden birisi olmaya devam etmektedir.
Almanya, 80 milyonu aşan nüfusuyla (yaklaşık 81,5 milyon) AB ülkeleri arasında en fazla nüfusa sahip olan ve bu doğrultuda AB organlarında karar alma süreçlerinde en fazla güce ve temsile sahip ülkedir. Türkiye’nin AB üyesi olması durumunda AB’nin nüfusu en büyük ikinci ülkesi olan Fransa, üçüncü sıraya gerileyecektir.
Almanya’nın nüfusunun % 90’ından fazlasını Almanlar oluşturmakta, diğer etnik gruplar arasında en büyük oran, % 2.4 ile Türkler gelmektedir. Almanlar ve Türkler dışındaki diğer etnik grupların payı ise % 6 dolayındadır. Bu rakamlara bakılırsa, Almanya’da 2 milyon dolayında resmi Türk nüfus bulunmaktadır. Resmi nüfus dışında da Almanya’da yaşayan Türk nüfusun önemli bir oranda olduğu bilinmektedir.
Türkiye-Almanya ilişkilerinde ülkedeki Türk nüfusun olumlu ve olumsuz etkileri bulunduğu yadsınamaz. Alman ekonomisinde önemli bir yere sahip olan Türk nüfus, aynı zamanda Almanya ile Türkiye arasında köprü görevi yapmaktadırlar. Almanya’da Türkler ve Almanlar arasındaki evlilikler ve üçüncü kuşak Alman vatandaşı Türklerin ülke içinde her açıdan etki ve güç sahibi olmaları sonucunda iki ülke ilişkilerinin bu kaynaşmadan güçlü biçimde etkilenmeye devam edeceği açıktır.
Güçlü Alman Ekonomisi
Yaklaşık 3 trilyon dolarlık GSYİH ile Avrupa’nın ve dünyanın sayılı ekonomilerinden birisi olan Alman ekonomisi; temel olarak motorlu araçlar, demir-çelik, kömür, çimento, kimyasallar, makine, araç, makine parçaları, elektronik, yiyecek ve meşrubat, gemi yapımı, tekstil endüstrisine dayanmaktadır. İhracat yaptığı başlıca ülkeler olarak sırasıyla Fransa, ABD, Hollanda, İngiltere, İtalya, Çin ve Avusturya bulunmakta ve yıllık 1,4 trilyon dolarlık ihracat rakamı bulunmaktadır. Almanya’nın 1,2 trilyon dolarlık ithalatında başlıca ürünler ise makine, kimyasallar, gıda, metal ürünleri, petrol ve doğalgaz olup ithalat yapılan başlıca ülkeler; Çin, Hollanda, Fransa, ABD, İtalya ve İngiltere’dir.
İhracatımızda birinci sıradaki ülke olan Almanya’ya 2011 yılında Türkiye’den 14 milyar dolarlık ihracat yapılmış ve 2010 yılına göre %20’nin üstünde artış gerçekleştirilmiştir.  Türkiye’nin ithalatında Almanya, Çin ve Rusya’nın ilk üç sırayı paylaştığı görülür. Almanya ve Çin’le yapılan ithalat rakamları birbirine yakın olup 2011 yılında Türkiye’nin Almanya’dan ithalatı, bir önceki yıla göre yaklaşık üçte bir oranında artarak 22 milyar dolara yaklaşmıştır.
Avrupa Birliği bütünleşme sürecinde gerek ticaret hacmi rakamlarının gösterdiği gibi ekonomik olarak, gerekse de Almanya’da yaşayan 2 milyonu aşan Türk nedeniyle kültürel ve sosyal olarak en yakın ilişki içinde olmamız gereken ülke, Almanya’dır.
Peki, Almanya’nın Türkiye politikasını belirleyen genel çizgiler ve bu politikayı uygulamak için kullandığı taktikler ve yöntemler nelerdir? Bunu belirleyebilmek için Almanya’nın AB içindeki planları, Almanya’daki Türk nüfus ve Alman devletinin gelecek planlarının iyi bilinmesi gerekir. 
Almanya’nın AB Planı
Almanya’nın AB planı, Fransa ile birlikte Avrupa Birliği’nin küresel bir güç olmasının sağlanması ve ABD denetiminden uzaklaşmış bağımsız bir güç olarak AB’nin küresel bir aktöre dönüştürülmesidir.
Almanya’nın AB planında Fransa’nın ABD-İngiltere bloğundan uzaklaştırılması vardır ve bu plan, kısmen de olsa Sarkozy’nin yenilgisi ve sosyalist Hollande’ın Başkan seçilmesi ile bir ölçüde başarılmıştır. Zaman içinde Fransız burjuvazisi ve Fransız milliyetçiliğinin güçlenmesi ile Fransa-Almanya bloğunun ABD-İngiltere baskısından kurtarılması hedeflenmektedir. Bu amaçla, AB içinde ABD’nin ajanı ve piyonu konumunda olan İngiltere’nin dışlanması ve güçsüzleştirilmesi gerekmektedir.
Bu stratejik hedefe kilitlenmiş Almanya’nın, ABD denetiminde bir Türkiye’nin AB içine alınarak İngiltere ile birlikte AB’nin Almanya çizgisinden çıkmasına neden olmasını desteklemesi beklenemez. Bu nedenle, Fransa gibi ve belki de daha şiddetli olarak, Almanya’nın Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkması ve bunu engellemesi sürpriz karşılanmamalıdır.
Genç Türk Nüfusu ve Almanya’daki Türkler
AB içinde eğitimli ve genç nüfusa sahip dinamik bir Türkiye’nin istihdam potansiyeli, nüfusu giderek yaşlanan Almanya ve Fransa gibi ülkeler için büyük bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bu korku, Türkiye’nin AB’ne tam üyelik süreci önündeki en önemli engellerden birisidir. 
Almanya içindeki 2 milyondan fazla Türk nüfus da Alman devletinin endişe kaynaklarından birisidir. Bir yandan Türkiye ile yakın ilişkilerini koparmayan, diğer yandan Müslüman kimlikleri ve Türk kültürünü yaşatmadaki kararlılıklarıyla Türkler; Almanya içinde tehdit ve korku kaynağı olarak görülmeye devam etmektedir. Alman gizli servisinin desteğiyle hareket eden yabancı düşmanı ve ırkçı Nazi çetelerinin Türklere yönelik şiddet eylemlerine girişmeleri, bu çerçeve içinde daha anlaşılır hale gelmektedir.
Almanya’nın gerek Avrupa kapısında genç ve dinamik nüfusuyla kendisini tehdit eden (!) bir Türkiye ve gerekse de içinde milyonlarca azınlıklardan en önemlisi olan Müslüman Türklerden korkusu nedeniyle güçlü bir Türkiye istemediği açıktır. Bu çerçevede Alman devleti, ülkesinde Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı terör hareketi yürüten ayrılıkçı teröristlere gizli ve açık yollardan destek vermekte, terör örgütünün örgütlenmesi ve finansman sağlamasına göz yummakta, bu teröristler dışında köktendinci ve diğer radikal Türk siyasi hareketlerine de kapısını aralamaktadır. Bu konuda sayısız örnek vermek mümkündür.
Almanya’nın Güçlü Türkiye istememesi, “AB planlarını alt üst edecek AB üyesi bir Türkiye” korkusundan ve içinde yaşayan Türklere yönelik kaygılarından kaynaklansa da bunun uzun dönemde gerçekçi ve tutarlı bir politika olmadığı açıktır. Almanya, içindeki Türk nüfusla birlikte yaşamaya mecburdur. Üstelik, Türkiye ile ciddi bir ticaret hacmi bulunmakta olup bunun gittikçe artması kaçınılmazdır. Ayrıca, en zor zamanında ucuz işgücü ile imdadına yetişen Türklere karşı düşmanlık yapmak yerine dostça davranması, uzun dönemde Almanya’nın ulusal çıkarlarına da uygun olacaktır. Kısa dönemli korkuya dayanan güdülerle dış politika üretmek, büyük bir devlet olan Almanya’ya yakışmamaktadır ve uzun dönemdeki ulusal çıkarlarına da açıkça aykırıdır.    
BRICS Bütünleşmesi ve Almanya
BRICS, 2010 yılında Güney Afrika’nın da katılımıyla Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ülkelerinin kurmuş olduğu ekonomik bir bütünleşme için kullanılan kısaltmadır. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın ekonomilerinin bütünleşme çabasını anlatmak için bu ülkelerin İngilizce isimlerinin baş harflerinden oluşturulmuş BRICS terimi, dünyada yeni bir kamplaşmayı da anlatmak için kullanılmaktadır. Terimi ilk kullanan, Güney Afrika’nın da katılımı ile birliğin adının değişip BRICS olduğunu açıklayan Hindistan Maliye Bakanı Pranab Mkharjee olmuştur.
ABD ve İngiltere’nin başını çektiği emperyalist bloğun ekonomik ve siyasi planları ve yayılma stratejisine karşı BRICS ülkeleri tavır almaya başlamışlardır. Bu ülkelere şimdiden Meksika ve İran da katılmak üzeredir. Almanya ise bu birlikteliğe gelecekte güç katacak en önemli ülke olarak dünyada yeni bir kutuplaşmanın başlamasını sağlayacak gibi görünmektedir.
Almanya, gelecekte ABD ve İngiltere’nin başını çektiği emperyalist bloğun karşısında yer alacak yeni bloğun içinde yer alacak ya da en azından bağımsız kalma noktasına sürüklenmektedir. Bu nedenle, ABD-İngiltere bloğuyla fazla yakınlaşan Türkiye ile mesafeli bir dış politika yürütmektedir. Özellikle son dönemde Türkiye’nin gerek dış politikada ve gerekse de Orta Doğu planlarında İngiltere ile yakınlaşması, Fransa’yı olduğu gibi Almanya’yı da çok rahatsız etmektedir. Alman yetkililer, Türk Dışişleri’nin İngilizler için çalışan bir misyona dönüştüğü kanısındadır.  Bu nedenle, son dönemdeki (özellikle Ahmet Davutoğlu’nun Bakanlığı ile birlikte) Türk dış politikası, Almanya ve Türkiye ilişkilerini gerginleştirmiş ve bu gerginlik de her geçen gün artmaya devam etmektedir. 
 Sonuç Olarak : Yöntemler ve Taktikler
Almanya; ABD’ye ve son dönemde de İngiltere’ye çok fazla yakınlaşmış olan Türkiye’nin ekonomik ve siyasi olarak güçlenmesini, bölgede etkili ve güçlü bir figür olmasını istememektedir. Bu doğrultuda, Alman dış politikası, “Güçlü Türkiye’nin engellenmesi üzerine” kurulmuştur.
Güçlü Türkiye istemeyen Almanya; siyasal açıdan istikrarlı, ekonomik olarak güçlü, bölgede söz ve karar sahibi bir Türkiye’nin ortaya çıkmaması için 4 yöntemi kullanmaktadır. Bunlar :
  • Türkiye içindeki uzantılarını harekete geçirmek (bazen bu müdahaleleri bazı siyasi partilerle yakınlaşarak iç siyaseti yönlendirmeye kadar götürebildiği görülmektedir)
  • Komşularımızla bağlantılarını Türkiye’nin güçlenmemesi ve köşeye sıkışması için kullanmak
  • Sorun yaşadığımız ülkelerle (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Ermenistan) işbirliklerine gitmek
  • ve diğer ülkelerle işbirliklerini kullanarak Türkiye’nin güçlenmesini önlemeye çalışmaktır.   
Almanya ve Türkiye ilişkilerinin yukarıda açıkladığımız nedenlerle kötüleşmesinin iki ülkeye de yararı olmadığı açıktır. Türkiye’nin İngiltere ile yakınlaşarak en ciddi ekonomik ortağı olan Almanya’yı kaybetmesi, ne Türkiye’nin AB vizyonu açısından ne de ulusal çıkarlarımız açısından olumlu sonuçlar yaratmaz. Almanya ise Güçlü Türkiye korkusu ve içindeki Türklerden kaynaklı kaygılarıyla ayrılıkçı teröristlere yönelik müsamahakâr tavrından, Türkiye’nin AB üyesi olması önünde Fransa ile birlikte kapı kapatan yaklaşımından ve Türkiye’de iç politikaya dönük açık müdahalelerinden vazgeçmek durumundadır.
Almanya ve Türkiye ilişkilerinin güçlenmesi, hem iki ülke için, hem bölgede barışın ortamının yaratılıp kalıcı kılınması için, hem de  Almanya’da yaşayan 2 milyondan fazla Türk nüfusun çıkarları için en doğru seçenek olacaktır.
***
İNGİLTERE.
Yazıların ilk iki makalesinde Fransa ve Almanya’yı incelemiştik. Bu makalenin konusu ise diğer bir Avrupa ülkesi olan İngiltere olacak. Öncelikle, İngiltere hakkında bazı bilgiler vererek işe başlayalım.
İngiltere ve Birleşik Krallık (Great Britain) arasındaki farka girerek konuyu dağıtmak istemiyorum. Bu makalede, İngiltere ile birlikte İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’nın yer aldığı Birleşik Krallık değil, bu birliğin çekirdek ülkesi olan İngiltere’nin Türkiye ile ilişkileri üzerine değerlendirmelerde bulunmak istiyorum.
Birleşik Krallık’ın nüfusu 62 milyondan fazla olmakla birlikte, bu nüfusun 52 milyondan biraz fazlası İngiltere sınırlarında bulunmaktadır. İngiltere ve Türkiye ilişkilerini inceleyen yazımızda, diğer iki makaleden farklı olarak İngiltere’nin siyasi ve ekonomik yapısıyla ilgili bilgiler vermeyeceğim. Ancak, değerlendirmelerimizin anlaşılabilmesi için iki önemli noktanın altını çizmek istiyorum.
Birincisi, dünyada belki de imparatorluk benzeri (elbette gerçek bir imparatorluk değil) geçmişi olan İngiltere’nin birkaç kıtada çok sayıda ülkede sömürgecilik geçmişi olduğu halde, çekildiği eski sömürgelerinde bir daha asla milli bütünlük sağlanamamıştır. Bu açıdan, İngiliz dış politikası, böl-parçala ve yönet taktiğini kullanmaktadır.
İkincisi, İngiltere, ABD ile ulusal çıkarları bütünleşmiş olan İsrail gibi sayılı ülkelerden birisi olup ABD içindeki yüksek mevkilerde bulunan Beyaz Anglo-Sakson Protestanların (WASP) çıkarlarını temsil eden güçlü bir ülkedir. ABD’de Yahudi lobisi dışındaki en büyük güç, beyaz anglo-sakson protestanların oluşturduğu İngiltere-Kanada-Avustralya bloğudur. ABD içindeki güç mücadelesinde bu iki (Yahudiler ve İngiltere’nin başı çektiği WASP) grubunun çıkarlarını temsil edenler farklı noktalarda bulunmaktadırlar. ABD içindeki bu kamplaşmaya karşın, pratikte ABD çıkarları ile İngiltere çıkarları bütünleşmiştir.
İngiltere ve ABD İlişkileri
Bugün dünyada küresel güç olarak sayılabilecek en önemli ülke, ABD’dir. Her kıtada yüzden fazla askeri üsle birçok ülkede darbeler yapan, tek başına bazı ülkeleri işgal eden, BM ve IMF gibi uluslararası örgütleri kontrol ve finanse eden, nükleer silah sahibi en büyük silahlı askeri güce sahip küresel bir güç olarak ABD’nin Avrupa kıtasındaki stratejik ortağı ve hemen her konuda çıkar birliği içinde olduğu ülke, tartışmasız ki İngiltere’dir.
İngiltere’nin gerek AB içinde, gerekse de her türlü siyasi-askeri operasyonda ABD çıkarlarının yanında yer aldığı, yaşanan çok sayıdaki örnekten anlaşılmaktadır. Irak işgalinde ve diğer askeri operasyonlarda İngiltere ile birlikte hareket eden ABD’nin Orta Doğu’daki son planlarını da İngiltere ile birlikte yürüttüğü görülmektedir. Kısaca ifade etmek gerekirse, İngiltere, ABD’nin stratejik müttefiklerinden birisidir. Bu nedenle, ABD’nin iyi ilişkiler geliştirdiği ülkelerle İngiltere’nin de iyi ilişkiler geliştirmesi ve ABD ile karşı karşıya gelen ülkelerin de İngiltere ile sorunlu ilişkiler yaşaması kaçınılmazdır.
İngiltere – Türkiye İlişkileri
İngiltere ve Türkiye ilişkilerini, özellikle son dönemde, Türkiye ve ABD ilişkileri doğrultusunda değerlendirmek gerekir. Orta Doğu’ya yönelik projelerde İngiltere gibi Türkiye’nin de aktif bir unsur olarak ABD’nin yanında yer alması, iki ülke ilişkilerinin hiç görülmediği kadar yakınlaşmasına neden olmuştur. Kanımca, Türkiye ve İngiltere ilişkileri, tarihte hiç bu kadar iç içe geçmemiştir. Bu yakınlaşmanın sonucu olarak, Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Chatham House adlı düşünce kuruluşunun “2010 Devlet Adamı” ödülü İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth tarafından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e verilmiş ve Kraliçe iki defa Türkiye ziyaretinde bulunmuştur.
Türkiye’nin İngiltere ile ilişkileri, son yıllarda iki önemli konuda çıkar birliğinden kaynaklı olarak yakınlaşma ile sonuçlanmıştır. İlk olarak, Kıbrıs adasında Rumların adaya tek başına egemen olmasına karşı çoğu zaman gizli ve bazen de açık olarak varılan mutabakatlar sonucu İngiltere ile Türkiye arasında aynı çizgide politikalar benimsenmiştir. Bu konunun detaylarına girersek makalenin sonunu getirmeyeceğimiz için fazla uzatmıyorum.
Türkiye ve İngiltere ilişkilerinde yakınlaşmayı sağlayan ikinci önemli konu, ABD’nin Orta Doğu politikalarında iki ülkenin de etkin unsurlar olarak ABD yanında yer almalarıdır. Bu çıkar birlikteliği sayesinde, geçmişte Irak işgalinde İngiliz askerlerine topraklarından transit geçme izni bile vermeyen Türkiye’nin, bugün İngiltere ile olan yakınlaşmasının en yüksek düzeyde olduğu söylenebilir.
İngiltere’nin Türkiye Politikası
İngiltere’nin herhangi bir ülkeye karşı özel bir dış politikası olduğu söylenemez. Geçmişte sömürgesi olan ülkelere karşı (ulusal birlik sağlanamayacak ölçüde ülkeyi parçalamak gibi) özel politikaları olduğu iddia edilebilir, ancak herhangi bir ülkeye karşı dostluk ve düşmanlık güden bir İngiliz dış politikası yoktur.
İngiliz dış politikası, çıkar ilişkilerine dayalı olup çıkarları olduğu sürece her ülkeyle iyi ilişkilerini sürdüren, ancak çıkarlarına ters düştüğünde her türlü entrikayı çevirebilecek bir dış politikadır. Bu nedenle, İngiliz dış politikasını “aşırı pragmatist” olarak nitelendirmek yanlış olmaz.
İngilizlerin Türkiye politikası da diğer ülkelere yönelik politikasından farklı değildir. Ancak, Türk Kurtuluş Savaşı sürecinde İstanbul’u işgal etmeleri ve Yunan işgaline destek vermeleri nedeniyle iki ülke ilişkileri uzun süre soğuk kalmıştır.
Sonuç : Dış Politikada Ulusal Çıkarlar
Gerek Kurtuluş Savaşı’ndaki tecrübeleri ve gerekse de Lozan Barış Anlaşması sürecindeki deneyimlerinin etkisiyle, “Büyük devletlerle ilişkileri ayıyla yatağa girmek” olarak niteleyen İsmet İnönü; İngiliz devlet adamı Winston Churchill’in “Devletlerin kalıcı dostları ya da düşmanları yoktur, kalıcı çıkarları vardır.” sözünü değişik biçimde ifade etmişti.
Gerçekten de küresel güçler ve güçlü devletlerle ilişkilerde çok dikkatli davranmak ve ulusal çıkarların korunması açısından uyanık olmak gerekir. Çünkü, küçük gördükleri devletlerle ilişkilerinde kısa dönemli çıkarlardan başka değer tanımayan küresel güçler ve İngiltere gibi güçlü devletler, dış politikalarını evrensel değerlere ya da ilkelere değil, sadece kısa dönemli çıkarlara dayandırmaktadırlar. Bu nedenle, İngiltere gibi ülkelerle kurulan ilişkilerde duygusallığa, aşırı iyi niyete, saflığa, kişisel çıkarlara dayalı yaklaşımlar, nihai olarak kaybetmeye ve ulusal çıkarlarımıza zarar vermeyle sonuçlanacaktır.
Türkiye-İngiltere ilişkileri, ortak çıkarlar mevcut olduğu sürece sorunsuz biçime gelişecektir, ancak çıkar çatışmalarının olacağı durumlarda iki ülke ilişkilerinin gerginleşeceğini bilmek ve buna göre şimdiden gerekli önlemleri almak gereği de açıktır.
***
RUSYA.
Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM) için kaleme almış olduğum dizi yazının ilk üç makalesinde, Fransa’nın, Almanya’nın ve İngiltere’nin Türkiye politikalarını belirleyen başlıca dinamikleri belirlemeye çalışmıştım. Bu makalede, Batı kampı dışında bir ülke olan ve yeniden küresel bir güç olma uğraşısı içinde bulunan Rusya Federasyonu ile Türkiye ilişkilerini ve Rusya Federasyonun Türkiye politikalarını inceleyeceğiz.
140 milyondan fazla nüfusu ve enerji kaynakları zengini 17 milyon kilometrekareyi aşan yüzölçümüyle stratejik bir coğrafyaya sahip olan Rusya Federasyonu, çift parlamentoya dayalı yarı Başkanlık sistemi (bazı kaynaklarda Başkanlık sistemi yazılsa da Başkan yanında ayrı bir Başbakanın bulunması, sistemi yarı başkanlık sistemine dönüştürmektedir) ile yönetilen bir ülkedir. Rusya Federasyonu, son dönemde enerji zengini coğrafyasının yardımıyla ekonomik açıdan güçlü bir ülke konumuna yükselmiştir. Rusya Federasyonu’nun ihracatından petrol ve doğalgaz olmak üzere enerji başta gelirken, ithalatında ise makine ve makine donanımları, tüketim malları, ilaç ve gıda ürünleri yer almaktadır. Rusya ithalatının yaklaşık %40’ını makine ve donanımları, yaklaşık %20’sini de tarım ve gıda sanayi ürünleri oluşturmaktadır. Türkiye ile tarım ürünleri ticareti, iki ülke ticaretini arttırmıştır.
Türkiye – Rusya Ekonomik İlişkileri :
En fazla dış ticaret açığı verdiğimiz ülke olan Rusya, dış ticaretinde ihracat fazlası veren sayılı ülkelerden birisidir. Rusya Federasyonu Merkez Bankası verilerine göre, Rusya’nın cari işlemler fazlası 2012 Ocak-Mart döneminde % 37 artarak 42 milyar Doları geçmiştir. Rusya’nın söz konusu dönemdeki ihracatı % 20 artışla 135 milyar dolara yaklaşmış, ithalatı ise % 12,6 artışla 73 milyar Doları geçmiştir.
Türkiye ticaretinin 2012’nin ilk dört yılındaki grafiğine bakarsak, İhracat geçen yılın aynı dönemine göre % 12 oranında artışla 48 milyar doları aşmış, ithalat ise % 2,7 azalışla 75 milyar dolara yaklaşmıştır. Dış ticaret açığı 2012’nin ilk dört ayında % 20 oranında azalmış ve 27 milyar doların altına inmiştir. Peki, aynı dönemde Türk-Rus ticaret verileri ne durumdadır? 2012’nin ilk dört ayında (Ocak-Nisan döneminde) Türkiye’nin 27 milyar dolara yaklaşan dış ticaret açığının % 22’sinden fazlası Rusya Federasyonu ile ticaretinden kaynaklanmıştır. 2012’nin ilk dört ayında Türkiye’nin Rusya’ya yaptığı ithalat, geçen yılın aynı dönemine göre % 10’a yakın artarak 8 milyar doları geçmiş; ihracat ise % 7.6 artışla 2 milyar doların üzerinde seyretmiştir. 2012’nin ilk dört ayında Rusya ile ticaretteki açık % 10 artarak 6 milyar doları aşmıştır.
Türkiye ve Rusya Federasyonu arasında gelişmeye açık bir ticaret hacmi bulunmaktadır. Önümüzdeki yıllarda 100 milyar dolarlık bir ticaret hacmine ulaşma hedefi konulan Türk-Rus ticaretinin her yıl gelişmeye devam edeceği anlaşılıyor. Bu durum, küresel ekonomik krizden etkilenmeyip tersine krizin iki ülke ticaretini geliştireceği yorumları da yapılmaktadır. Beklenmeyen siyasi bir gelişme olmazsa, önümüzdeki dönemde Türk-Rus ticaretinin gelişmesi önünde pek engel görülmüyor.
Rus Dış Politikasının Analizi
Bin yıllık bir devlet geleneğine sahip olan Rus dış politikasında bazı ilkelerin ve önceliklerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Rusya; Asya coğrafyasında, Kafkasya enerji bölgelerinde, enerji gücüyle Avrupa kıtasında ve Çin ile yakınlaşmasıyla Uzak Doğu’da etkili bir güç olan Rusya Federasyonu, nükleer silah gücü ile küresel güçler ve özellikle ABD’nin politikalarını dengeleyen bir ülkedir. Rus dış politikasının analizini yapan Eren Tellal’a göre, Orta Asya-Hazar bölgesi dünyanın yeni enerji merkezi ve “yeni büyük oyun”un sahnesi haline dönüşmüştür (http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/1425/16045.pdf). Bu bölgedeki en etkin güç olan Rusya Federasyonu, dış politikasını bu bölgedeki gelişmeleri yönlendirmek için etkin biçimde kullanmaktadır.
ABD’nin 11 Eylül sonrasında askeri üslerini Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan ve Özbekistan’a yayarak Gürcistan’daki askeri varlığıyla bölgede güç gösterisi yapması, Rusya Federasyonu’nu önlemler almaya itmiştir. Mayıs 2002’de Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Belarus ve Ermenistan’la Ortak Güvenlik Antlaşması Örgütü kurulmuştur (Buszynski, 2004: 161; Allison, 2004: 286). Ekim 2003’te Kırgızistan’da Kant askeri üssü açılmış, Tacikistan’da 2004’te açılan askeri üssün yanı sıra Nuray Uzay İzleme İstasyonu kurulmuş, Ocak 2004’te Kazakistan’daki Baykonur uzay üssü 2050’ye değin kiralanmıştır (Allison, 2004: 287-9). Güvenliğe ilişkin bu önlemlerin yanı sıra, Türkmenistan ve Özbekistan’la imzalanan doğal gaz anlaşmalarıyla bölgede denetimi sağlamaya çalışmıştır (http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/1425/16045.pdf).
Bütün bunlar, Rusya’nın NATO’nun genişlemesinden ve özellikle Rusya’ya komşu ülkelerin NATO’ya alınması çabalarından duyduğu kaygıyla birleşince, Rusya’nın güvenlik endişelerini arttırmaktadır. Elbette bu korku, Rusya’nın Çin, Hindistan ve Almanya ile ilişkilerini genişleterek yeni bir dünya kampı yaratılmasına zemin hazırlamaktadır. BRICS adıyla bilinen Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın oluşturduğu ekonomik birlik yanında, Şangay İşbirliği Örgütü kurulması da bu doğrultuda değerlendirilmelidir.
Son dönem Rus dış politikasını analiz ederken, Rusya’nın Çin, Hindistan ve Almanya ile yakınlaşma çabalarını göz ardı etmemek gerekir. Rusya’nın Almanya ile enerji işbirliği ve Çin’e Sibirya üzerinden doğalgaz satmak için anlaşma imzalaması, BRICS işbirliği, Şangay İşbirliği örgütü ve Hindistan’ı Batı kampından ayırmaya dönük girişimleri, Rus dış politikasında öncelikler olarak ortaya çıkmaktadır.
Elbette ki, Rus dış politikasında öncelikler; enerji bölgelerinin kontrolü yanında Karadeniz’in Rus denizi olarak korunması, kuşatmadan kurtulmak için Akdeniz’e iniş yollarının aranması ve Çin ile işbirliği ile Uzak Doğu’daki kuşatmanın yarılması öne çıkmaktadır. Bu doğrultuda, NATO’nun sadık bir komşusu olarak Türkiye, Rus dış politikasında öncelikleri arasında yer almaktadır.
Rusya Federasyonu’nun Türkiye Politikası
Rusya Federasyonu’nun dış politikasının SSCB döneminden ve daha da geriye giderek Çarlık dönemi politikalarından bağımsız ele alınması doğru olmaz. Rus dış politikasında komşu ülkelere yönelik tahakküm siyasetinin altını çizmek gerekir. Gürcistan’a yönelik politikasında askeri güce başvurulması, bu paranoyak ve tahakküm siyasetine dayalı dış politika anlayışı rol oynamıştır.
Rusya’nın Türkiye’ye bakışı, ABD ve NATO’ya bağımlı bir görüntü veren Türkiye’nin yakından izlenmesi ve önlemlerin zamanında alınması ilkesine dayanmaktadır. Özellikle Füze Savunma sistemi ile kuşatma altına almak istendiğini düşünene Rusya Federasyonu, buna karşı Suriye ve İran ile ilişkilerine öncelik vermeye başlamıştır. Suriye krizinde Rusya’nın devreye girmesini de bu çerçevede düşünmek gerekir.
ABD’nin Rusya ile Soğuk Savaş yaşamaya devam ettiğini görüyoruz. Bunun en önemli nedeni, Karadeniz’de Amerikan varlığının önlenmesine yöneliktir. Bu çerçevede Rusya, Türkiye ile yakın ilişkiler geliştirmeye başlamış ve ABD’nin Karadeniz’e açılma projesinde yer alan Gürcistan’a yönelik sert önlemler almıştır. Bu doğrultuda, Türkiye’nin ABD’nin Karadeniz’e açılmasına olanak vermesi, Türk-Rus ilişkilerini gerginleştirecek bir noktadır.
Çeçenistan, Kafkasya ve Gürcistan’da ABD destekli tehditlere karşı Türkiye’nin oynadığı rolü dikkatle izleyen Rusya, bu konuda Türkiye ile yakın ilişkiler kurmaya çalışmakta, bu bölgelerdeki tehditlerin Türkiye desteğiyle artmasından kaygı duymaktadır. Ayrıca, Kafkasya ve bölgedeki Türk kökenli cumhuriyetlerde Arap Baharı benzeri bir hareketlenme başlamasının da Rusya’yı endişelendiren diğer bir gelişme olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenlerle, ABD’nin bölgeyi istikrarsızlaştırma politikasında Türkiye’yi kullanması, Türk-Rus ilişkilerine zararlar verecektir.
Rusya’nın kendisini kuşatmaya çalışan güçlere karşı Türkiye’yi bir hareket noktası olarak gördüğü biliniyor. Akdeniz’e inerek kuşatmayı yarmaya büyük önem veren Rusya, Suriye’deki Tartus deniz üssünde uzun dönemli yerleşme planına karşı Suriye kozunu kaybetme tehlikesiyle karşılaşınca, Türkiye üzerinden Akdeniz’e açılmanın yollarını aramaya büyük önem verecektir. Bu nedenle, Rusya-Türkiye ilişkileri, Karadeniz’in iki ülke tarafından denetimi ve Akdeniz’e inme planları kapsamında gelgitler yaşamaya devam edecektir.
Rusya’nın Türkiye ile ilişkileri, Türkiye’nin NATO, ABD ve Batı kampı ile ilişkileriyle doğrudan bağlantılıdır. Karadeniz’in bir Türk-Rus deniz haline getirilmesi ve başka güçlerin Karadeniz’de etkili olmasını engellemek için Türkiye ile işbirliğine yakın olan Rusya Federasyonu; Türkiye’nin ABD merkezli Orta Doğu politikaları, füze savunma sistemi ve Suriye politikasından büyük rahatsızlık duymaktadır. Bu nedenle, iki ülke ilişkileri, her an yakınlaşabilir ve her an gerileyebilir noktadadır.
Sonuç ve Değerlendirme
Gerek Türkiye’nin enerji gereksinimine karşı Rusya Federasyonu’nun zengin enerji kaynaklarına sahip olması, gerek Türk kökenli Cumhuriyetler ile Rusya’nın yakın ilişkileri, gerekse de Karadeniz’e komşu iki ülke olarak bu kapalı denizin kontrolünü başka ülkelere kaptırmama çabaları,  Türkiye ve Rusya Federasyonu ilişkilerini güçlendirmeye dönük önemli unsurlardır. Bunların yanına, iki ülkenin ticaret hacminin 100 milyar dolara çıkarılması hedefi ve bunun mümkün olmasını da eklemek gerekir.
Diğer yandan, Türkiye’nin NATO üyesi bir ülke olarak ABD’nin Orta Doğu’da ve özellikle Suriye ve İran’a yönelik planlarında Rus ulusal çıkarları karşısında tavır takınması, iki ülke ilişkilerindeki gerginlikleri arttırmaktadır.
Türkiye, başta ABD olmak üzere Avrupa ülkeleri ve Batı kampının Rusya ile iyi ilişkiler kurmasında bir köprü görevi görebilir. Bu iyi ilişkiler, Türkiye açısından ekonomik ve siyasal açıdan büyük kazanımlar getirecektir. İki ülke ilişkilerinin gerginleşmesi ise gerek bölgede ve gerekse de iki ülkede istikrarsızlık yaratacak gelişmelere kapı aralayacaktır. 
Sonuç olarak, NATO üyesi olan ABD müttefiki güçlü bir Türkiye’nin kendisini kuşatma altına aldığını düşünen Rusya, Türkiye konusunda gerek dışarıda ve gerekse de Türkiye içinde boş durmayacaktır. Türk dış politikası bağımsızlaştıkça Rusya ile ilişkiler gelişecek, Türk dış politikası küresel güçlerin çerçevesinde geliştikçe ise iki ülke ilişkileri sorunlar yaşamaya devam edecektir. Gürcistan, Çeçenistan, Türk kökenli Cumhuriyetler, Karadeniz’in kontrolü, Akdeniz’e inme çabaları, Kafkasya ve Türk kökenli cumhuriyetlerde demokratikleşme hareketleri; Türk-Rus ilişkilerine biçim verecektir.
Bölgemizde güçlü bir ülke olan Rusya ile iyi ilişkiler geliştirmenin yolu, Rusya’nın yukarıda sıraladığımız konulardaki korkularını ve endişelerini giderecek biçimde yakın ilişkiler içinde olmaktır. Bugünkü dış politikamız ise bunun tersini yapmaya devam etmektedir.
***
ÇİN.
Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM) için kaleme almış olduğum dizi yazının ilk dört makalesinde, Fransa’nın, Almanya’nın, İngiltere’nin ve Rusya Federasyonu’nun Türkiye politikalarını belirleyen başlıca dinamikleri belirlemeye çalışmıştım. Rusya üzerine yazdığım makalede, Türkiye ve Rusya arasındaki iyi ilişkilerin her iki ülke için ekonomik ve siyasal açıdan büyük kazanımlar getireceğini, özellikle bölgedeki ve Akdeniz’deki gerginliklerin/istikrarsızlıkların ise iki ülke ilişkilerini kötü etkileyeceğini belirtmiştim. Suriye’nin Türk keşif uçağını uluslararası sularda uyarı yapmaksızın düşürmesi ile bölgede gerginlik ve istikrarsızlık ortamı başlamış olup bu durumun Türk-Rus ilişkilerine de olumsuz biçimde yansıyacağı tahmin edilebilir.
Bu makalede, Rusya Federasyonu gibi Batı kampı dışında kalan diğer bir ülke olan ve son dönemde küresel bir güç olma noktasında bulunan Çin Halk Cumhuriyeti ile Türkiye ilişkilerini ve Çin’in Türkiye politikalarını belirleyen dinamikleri inceleyeceğiz.
Dünyanın En Hızlı Büyüyen Ekonomisi
Çin Halk Cumhuriyeti, 9,5 milyon kilometrekarelik yüzölçümü ve 1,3 milyarı aşan nüfusuyla dünyanın en çok nüfusa sahip ülkesi olarak ucuz işgücü ve dış yatırımcılara yönelik olarak cazip teşvikleri nedeniyle dünya ekonomisinde önemli bir noktaya erişmiştir.  2010 yılından sonra 1,6 trilyon doları aşan ihracatı ve 1,3 trilyon dolarlık ithalatı ile önemli oranda dış ticaret fazlası veren Çin’in 3 trilyon dolara yaklaşan uluslararası rezervleriyle ve büyüme hızıyla önümüzdeki yıllarda ABD ekonomisinin büyüklüğünü geçmesi beklenmektedir. Çin’in SSCB’nin dağılması sonrasında tek kutuplu dünyada ikinci bir küresel güç olma yolunda hızla ilerlediği de yadsınamaz bir gerçektir.
Çin, elektronik cihazlar ve değişik tür gemiler başta olmak üzere her türlü işlenmiş sanayi ürünü ihracatı yaparken; petrol ve petrol ürünleri, madenler ve diğer hammaddeler, teknoloji ürünleri gibi kalemlerde ithalatını yoğunlaştırmıştır. Çin’in ihracatında ABD, Hong Kong ve Japonya ilk sıraları alırken, ithalatında ise Japonya, Güney Kore, Tayvan ve ABD ilk sıralarda gelmektedir. 2010 yılında Japonya’yı geçerek dünyanın ABD sonrasındaki ikinci büyük ekonomik gücü olan Çin’in, 2012 yılına gelindiğinde  neredeyse ihracat yapmadığı ülke kalmamıştır. Çin ihracatında Türkiye 25. sırada iken, ithalatında 48. sırada bulunmaktadır (ayrıntılı veriler için bakınız ; Hasan Köse, Çin Halk Cumhuriyeti Ülke Raporu, İGEME, http://www.een.kso.org.tr/up/dene/Cin_ulke_raporu_2011.pdf).
Çin’in Gücü
Çin, nüfusu ve coğrafyasının olanaklarıyla büyük bir ekonomik güç yaratırken planlı ekonomi sayesinde dış sermayeyi ülkeye çekmek konusunda en avantajlı ülkelerden birisi durumuna gelmiştir. Çin’in 1.3 milyarı aşan nüfusunun % 90’ı aşan bölümünü Han Çinlileri oluşturmaktadır. Nüfusun % 91.5’ini oluşturan Han Çinlileri dışında diğer etnik gruplar arasında Mançu, Hui, Miao, Uygur, Tujia, Yi, Moğol, Tibet, Buyi, Dong, Yao, Kore ve diğer etnik gruplar bulunmaktadır. Çin içinde 100 milyonu aşan Han Çinlileri dışı etnik kimliğe sahip nüfus bulunmaktadır.
23 il, 5 özerk bölge  ve 4 belediye bulunan Çin idari bölümlemesinde (http://www.indexmundi.com/china/administrative_divisions.html) Tayvan da 23. il olarak görülmekte, Hong Kong ve Makao ise özel yönetim birimi olarak görülmektedir.  
Çin’in gücü, büyüyen ekonomisi, ucuz işgücü, hızla artan genç nüfus, planlı ekonomi ve teknoloji transferi sayesinde giderek artan oranda silah ihracatçısı bir nükleer güç olmasıdır. Bugün dünyada ABD dışında küresel bir gücün var olduğu kabul edilirse, bunun Çin olduğunu söylemek mümkündür.
Çin ve Türkiye İlişkileri
Çin ve Türkiye ilişkileri, ekonomik alanda giderek büyüyen bir ivmeyle artarken, Uygur Türkleri gibi konularda iki ülke ilişkilerini sıkıntıya sokan gelişmeler de yaşanmaktadır.
Önümüzdeki dönemde Çin’in lideri olması beklenen Başkan Yardımcısı Xi Jinping, 2012 Şubat’ında Türkiye’ye önemli bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Bu ziyaretin ardından, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 300 kişilik bir heyetle Nisan ayında Çin’e bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Bu ziyaretler sonrasında Türkiye ve Çin ilişkilerinin ve özellikle iki ülke arasındaki ticaretin artması beklenmektedir. 2012 yılında Türkiye’de Çin Yılı ve 2013 yılında Çin’de Türkiye Yılı kabul edilmesi öngörülen anlaşmalar sonucunda iki ülke arasında 4 milyar doları aşan ticaret anlaşmaları imzalanmıştır.
Başbakan Erdoğan’ın Çin ziyaretinde imzalanan anlaşmalar arasında nükleer enerji santraları konusunda anlaşma olduğu gibi iki ülke arasında ortaklığı güçlendirmeye dönük anlaşmalar da vardır. Salih Tınmaz tarafından kaleme alınan bir yazıda; Türkiye’de yatırım yapan 30.000 yabancı sermayeli firma arasında sadece 432 Çinli firma bulunmakta olup dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan ve 1 trilyon dolar döviz rezervi bulunan Çin’in Türkiye’deki yatırımları yetersiz olarak görülebilir (http://www.bilgesam.org/en/index.php?option=com_content&view=article&id=508:pm-erdoans-visit-to-china-turkey-china-relations&catid=107:analizler-cin&Itemid=134). Önümüzdeki günlerde bu boşluğun doldurulacağı tahmin edilmektedir.
Çin-Türkiye Kırılma Hattı : Uygur Sorunu
Şincan-Uygur özerk bölgesinde geçtiğimiz aylarda yaşanan isyanlar ve Türkiye’nin Doğu Türkistan sorunu bağlamında Uygurlara yönelik politikası, Türk-Çin ilişkilerindeki kırımla noktalarından birisidir. Geçtiğimiz yılın Temmuz ayında meydana gelen ayaklanmalarda yüzlerce insan yaşamını yitirmiş, Çin’in ayaklanmayı sert önlemler ile bastırmasına rağmen, bölgede huzursuzluk devam etmektedir.
Doğu Türkistan olarak isimlendirdiğimiz Uygur Türklerinin yaşadığı bölge, çok eskiden beri istikrarsızlıklar yaşamaktadır. 1759 yılından bu yana Çin Mançu İmparatorluğunun egemenliği altına girmiş olan Uygur Türkleri, 1884 yılından bu yana Çin egemenliği altında bulunmakta olup Çin Yönetimi bölgeyi “Şinciang” (Sincan) olarak isimlendirmektedir. 1950’lerde birkaç yüz bin Han Çinlisinin yaşadığı Sincan bölgesinde bugün 8 milyondan fazla Han Çinlisi yaşamaktadır. Çin Yönetimi, bölgeye Han Çinlileri yerleştirirken, Uygurları da bölgeyi terk etmelerini destekleyen politikalar izlemektedir. Bölge, maden, petrol ve doğal gaz rezervleri bakımından zengin olan bölge, Orta Asya enerji havzasına yakınlığıyla stratejik bir coğrafyadır (Çin-Uygur sorununun tarihi konusunda detaylı bir makale için bakınız ; http://www.marksisttutum.org/dogu_turkistan_da_ulusal_sorun.htm).  Bu durum, Çin Yönetiminin bölgeyi karıştırarak Uygur bölgesini asimile etme planlarının parçasıdır. Bütün bulara rağmen 10 milyona yakın Uygur Türkü, bölgede yaşamaya devam etmektedir.
Çin ve Türkiye İlişkilerinin Geleceği
Çin, Asya ve Avrupa’yı birleştiren stratejik bir coğrafyada bulunan ve Avrupa’dan dışlanan Türkiye ile iyi ilişkiler geliştirerek hem bölgede yeni pazarlar kazanmak, hem de enerji coğrafyası olan Hazar ve Orta Asya’ya yakınlığıyla enerji geçiş noktası haline gelen Türkiye ile daha yakın ilişkiler geliştirme çabasındadır.
Çin ve Türkiye arasında karşılıklı yapılan ziyaretler sırasında iki ülke ilişkilerini kötü etkileyen Şincan-Uygur bölgesinde yaşayan Uygur Türkleri konusunda bazı uzlaşmalara varıldığı bilinmektedir. Özellikle ABD’nin bu bölgedeki istikrarsızlığı arttırmak için Türkiye üzerinden bazı planları uygulamaya çalıştığı bilinmektedir. Türkiye’nin bu konuda Çin Yönetimi ile istişare içinde olduğu anlaşılmaktadır. İki ülke ilişkilerini gerginleştiren bu sorun konusunda yeni gelişmeler yaşanmadığı sürece Çin ve Türkiye ilişkilerinin iki ülkenin çıkarına biçimde gelişeceği öngörülebilir.
Çin ve Türkiye’yi ileride karşı karşıya getirebilecek diğer bir konu ise Türkiye’nin Orta Doğu’da ve kendi bölgesinde ABD yanında saf tutan dış politikasıdır. Suriye ve İran konusunda olduğu gibi, bölgemizde Çin’in iyi ilişkileri içinde olduğu ülkelerle yaşanacak sorunlarda Çin ile karşı saflarda bulunan Türk dış politikası, Çin ile ilişkilerini bu açmazlar içinde sürdürmek zorundadır.
Türkiye-Rusya ilişkilerinde yaptığımız analize benzer biçimde, İlerideki günlerdeki Çin ve Türkiye ilişkileri de küresel ve bölgesel gelişmeler konusunda Türkiye’nin takındığı dış politika tavrıyla doğru orantılı olacağa benziyor. 
***
ABD.
Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM) için hazırlamış olduğum “Türkiye’yi Kuşatan Güçler” yazı dizisinde Fransa’nın ve Almanya’nın “Güçlü Türkiye” korkusunu, İngiltere ile son dönemde yakınlaşan dış politikayı, Rusya Federasyonu’nun ve Çin’in Türkiye ile sancılı ilişkilerini incelemiştik. Dizinin ilk beş makalesinde, bu ülkelerin Türkiye politikalarını belirleyen başlıca dinamikleri belirlemeye çalıştım. Bu makalede ise Türk-Amerikan ilişkilerini ele alacağım.
Türk-Amerikan ilişkilerinin tarihi, dünya hakimiyeti için her ülkeyi ve aracı kullanmaktan çekinmeyen küresel bir gücün (ABD); jeo-strateik önemi giderek artmış, ancak bağımsızlığını korumayı geçmişte çok da beceremeyen gelişmekte olan bir ülke (Türkiye) arasındaki ilişkiler biçiminde gelişmiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Trablus Antlaşması ve 1801’de ABD’nin Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmesi gibi ilişkilerde soğukluklar yaşanmıştır. Osmanlı mirasını devralan Türkiye Cumhuriyeti ve ABD ilişkilerinde ise başlangıçta sorunlu ilişkiler yaşanmıştır. Türk Kurtuluş Savaşı’nda ABD, işgalci güçler içinde yer almış olup Karadeniz sahilindeki bazı illerimiz ABD gemilerince bombalanmıştır. İlerleyen süreçte ise iki ülke ilişkileri beklenenden fazla yakınlaşmıştır.
Türk Amerikan İlişkilerin Kısa Tarihi
II. Dünya Savaşı‘ndan sonra Türk-Amerikan ilişkileri artan bir ivmeyle gelişmeye başlamıştır. Özellikle Soğuk Savaş yıllarında Türkiye, ABD’nin sıkı bir müttefiki olmaya özen göstermiştir.  Bunun nedeni, Stalin‘in Türkiye’den toprak talebi ve bun karşı ABD’nin Truman Doktrini ile Türkiye gibi ülkelere yaptığı yardımlardır. Türkiye’nin Kore Savaşı‘nda ABD cephesinde Güney Kore’nin yanında savaşa katılması, daha sonra 1952’de NATO‘ya dâhil olması ve CENTO gibi ABD güdümlü bölgesel birliklerin içinde yer alması, Türk-Amerikan ilişkilerinde yakınlaşma yaratmıştır. Bunun sonucu olarak,  1954’de ABD‘nin Adana-İncirlik Hava Üssü kurulmuştur. Soğuk Savaş yılları, Türkiye’nin ABD ile yakınlaşmasında en etkili dönem olmuştur denilebilir.
Kıbrıs Barış Harekâtı’ndaki ambargo ve haşhaş krizinde iki ülke ilişkileri gerilmiştir. Amerikan silah ambargosunun 1978 yılındaABD Kongresi‘nin bir kararıyla kaldırılması, 12 Eylül dönemi ve Turgut Özal iktidarıyla birlikte iki ülke ilişkileri yeniden güçlenmeye başlamıştır. I. Körfez Savaşı sırasında daha da güçlenen Türk-Amerikan ilişkileri, ABD’nin 1 Mart Tezkeresi‘nin TBMM tarafından kabul edilmemesi ile yeniden soğuk bir dönem yaşasa da Afganistan ve diğer konularda yakın işbirliği, iki ülke ilişkilerinde kopuş yaşanmamasında etken olmuştur. AK Parti iktidarıyla Türk-Amerikan ilişkilerindeki yakınlaşma çabaları daha da geliştirilmiştir.
Türk-Amerikan İlişkilerinde Kırılmalar
Türk-Amerikan ilişkilerinde geçmişte haşhaş krizi, Kıbrıs Barış Harekâtı, bunlara bağlı silah ambargosu ve 1 Mart Tezkeresi gibi ilişkileri gerginleştiren durumlar yaşansa da bunlar, iki ülke ilişkilerinde bir kopma yaşanmasına neden olmadı. Ancak birkaç önemli konu, iki ülke ilişkilerinde sorun oluşturmaya devam ediyor. Bunlar, şöylece sıralanabilir: Asılsız Ermeni İddiaları, PKK Terörüne yönelik destekte isteksizlik, Süleymaniye Baskını, ABD’nin Türkiye dış ve iç politikasına müdahaleleri ve ABD’nin bölge politikalarıdır. Bunları sırasıyla inceleyelim.
1. ABD’nin Ermeni Israrı
ABD’de her yıl nakarat gibi yinelenen asılsız Ermeni iddiaları konusunda iç politikaya dönük Kongre çalışmaları, iki ülke ilişkilerini her an gerginleştiren bir unsur olmaya devam ediyor. 10 Ekim 2007’de ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu, 1915olaylarını sözde soykırım olarak nitelendiren tasarıyı kabul etmiş, ancak bu süreçten somut bir karar çıkarılamamıştır. Temsilciler Meclisi tarafından kabul edilse bile Senato’da takılan ya da bazen Başkan tarafından veto edilen asılsız Ermeni iddiaları konusunda “soykırım” nitelemesine dayanan tasarılar, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde kırılmaya yol açabilecek kadar önem taşımaktadır. Bu konu o kadar sıradan hale gelmiştir ki, her yıl tekrarlanan oyun nedeniyle bu hamlelerin ABD’nin Türkiye’yi köşeye sıkıştırma taktiklerinden birisi olarak kabul edilmeye başlamasına neden olmakta ve Türk-Amerikan ilişkilerini gerginleştirmektedir.
2. PKK Terörü
Türkiye, 1980 öncesinde Asala aracılığıyla yürütülen Ermeni terörünü sona erdirmesine rağmen, 1980’lerde bir başka bölücü terör hareketiyle karşı karşıya kalmıştır. Terör örgütü PKK, dış güçlerden aldığı çeşitli destekler ile Türkiye Cumhuriyeti’nin özellikle Güneydoğu bölgesinde terör hareketlerine başlamış ve bunu günümüze kadar taşımıştır. Türkiye, ayrılıkçı terör konusunda ödün vermeden mücadele etmiş, bazen doğru, bazen yanlış, bazen de eksik politikalarına rağmen ülkenin bölünmesine izin vermemiştir.
Bugün geldiğimiz noktada terör örgütü, ABD işgaline uğramış olan Irak’ın ABD kontrolündeki Kuzey Irak bölgesinde serbestçe faaliyet göstermekte, büyük kısmı Kuzey Irak bölgesinde yer alan Kandil gibi terör kamplarında faaliyetlerini kolayca sürdürüp Türkiye’ye geçerek terör eylemleri gerçekleştirmektedir. ABD’nin Irak işgali sürecinde terör örgütünün güçlenmesi ve Irak’ta yer alan terör kamplarına Türkiye’nin kara harekâtına soğuk bakması nedeniyle ABD’ye yönelik kuşkular artmıştır. Bu durum, iki ülke ilişkilerini kaderini belirleyecek ölçüde önemlidir. İleride Türk-Amerikan ilişkilerinde bir kopuş yaşanırsa, bunun nedeninin terör örgütüne yönelik ABD’nin el altından verdiği destek ya da göz yumma olacağı söylenebilir.
3. Süleymaniye Baskını
Temmuz 2003’de Amerikan işgali altındaki Irak’ın Kuzey bölgesinde yer alan Süleymaniye’de bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarına Amerikan askerleri ve Kuzey Irak Kürt silahlı milislerinden (peşmergeler) oluşan bir grubun baskın yaparak Türk askerlerinin başlarına çuval geçirmesi, iki ülke ilişkilerinde bir soğukluğa yol açmıştır. Kriz, diplomatik yollardan aşılmıştır, ancak bu olayın Türk halkı tarafından kolay unutulmayacağı söylenebilir.
4. ABD’nin Türk dış ve iç politikasına müdahaleleri
Türkiye’de birçok askeri darbenin arkasındaki güç olduğu anlaşılan Amerikan gizli servisleri, Türkiye’nin dış politikasının bütün çizgilerini belirlemeye çalıştıkları gibi, iç politikaya yönelik müdahalelerde de bulunmaktan çekinmemişlerdir. Siyasi partilerden sivil toplum örgütlerine kadar her konuda Türkiye’nin iç işlerine karışmakta sakınca görmeyen ABD’nin Ankara Büyükelçileri arasında Hükümete akıl verme noktasına gelenler bile olmuştur. Bu durum, Türkiye’de gerek iktidar partileri, gerekse de muhalefet odakları tarafından tepkiyle karşılanmaktadır. ABD’nin gizli ve açık müdahaleler ile Türkiye’nin iç ve dış politikasına müdahale etmesine, ileride iktidarların olduğu kadar muhalefet partilerinin ve halkın sert tepkisiyle karşılanacağı açıktır. Bu durumun iki ülke ilişkilerinde soğukluk yaratacak bir alan olduğu unutulmamalıdır.
5. ABD’nin bölge politikaları
Türkiye’nin Avrupa’yı ve Asya’yı birbirine bağlayan jeo-stratejik konumu ve bulunduğu bölgenin enerji geçiş hatlarından birisi olması, ABD’nin Türkiye üzerine planlarının yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bu süreçte ABD’nin Türkiye’nin dış ve iç politikasına egemen olmaya ve müdahale etmeye dönük çalışmalar bir yana, bölgede Türkiye’yi ABD’nin bir aktörü gibi kullanma çabası, iki ülke ilişkilerinde daha çok yakınlaşma yaratabileceği gibi, ani kopuşlara da neden olabilir. Özellikle İran gibi komşu ülkeler konusunda Türkiye’nin politikalarına açık müdahaleler içine girilmesi, Türkiye’yi bölgede bağımsız bir unsur olmaktan uzaklaştırmaktadır. Bu durum da Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerini olumsuz biçimde etkilemektedir.
ABD’nin Türkiye’yi bölge politikalarında bir üsse dönüştürme çabası, füze kalkanı gibi komşu ülkelere yönelik tehditlere açık bırakması, buna karşın Türkiye’nin bu ülkelerle ilişkilerinde yalnız bırakılması, iki ülke ilişkilerinde ileride soğuklaşma ve belki de kopma yaratabilecek gelişmelerdir.
Türk-Amerikan İlişkilerinin Geleceği
Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği okunurken, ABD’nin dünya ve özellikle bölgemize yönelik politikalarına daha kapsamlı bakılması gerekir. ABD’nin küresel politikalarının mimarlarından birisi olan Zbigniew Brzezinski’nin önemli kitabı “Büyük Satranç Tahtası”nda, Türkiye üzerine değerlendirmeleri dikkat çekicidir. Brzezinski’ye göre, bugün Avrasya Balkanlarında süren mücadele, üç komşu ülke arasındadır: Rusya, Türkiye ve İran (Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası,  İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2005, sy.190). Brzezinski, “Türkiye Avrupa yolunda ilerlemeye devam ederse, Kafkas devletleri de Avrupa yörüngesine yönelecektir” iddiasında bulunmaktadır. Ayrıca Brzezinski, istikrarlı ve bağımsız Güney Kafkasya ve Orta Asya’yı desteklemek için Türkiye’nin desteklenmesi gerektiğini ve bu durumun da Türk-Amerikan ilişkilerinde stratejik ortaklığı desteklediğini ileri sürmektedir (Brzezinski, sy. 278).
ABD politikalarının Orta Doğu’ya ilişkin mimarı ve CIA Türkiye Masası eski şefi olan Graham Fuller’in Türkiye’ye ilgisi bilinmektedir. Fuller, Türkiye üzerine bir dizi kitap kaleme almıştır. Bunlardan birisinin adı, “Yükselen Bölgesel Aktör : Yeni Türkiye Cumhuriyeti”dir. Fuller’e göre, son yirmi yıldır Türkiye’de son derece önemli değişiklikler olmakta ve Yeni Türkiye Cumhuriyeti, uluslararası politikadaki rolünü tanımlamaya devam ederken ufukta daha fazla değişiklikler belirdiğinden kimsenin kuşkusu yoktur (Graham Fuller, Yükselen Bölgesel Aktör : Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Timaş Yayınları, İstanbul 2008, sy. 9). Bu değerlendirmesiyle Fuller, Türkiye’ye önümüzdeki dönemde daha fazla rol biçildiğinin öngörüsünü yapmaktadır.
Fuller’in kitabındaki bir başka değerlendirme ise ilginçtir : “Gelecek ne getirirse getirsin, bir şey kesindir: O eski, öngörülebilir ve sadık Amerikan müttefiki olan Türkiye, artık tarihe karışmıştır.” Graham Fuller’in bu öngörüsü, Türkiye’nin ulusal çıkarları ile ABD’nin küresel ve bölgesel çıkarlarının çatışması ihtimalinin kabul edilmesi ve Türkiye’nin bu durumda bağımsız bir politika izlemesinin kaçınılmaz olacağı öngörüsüdür.
Brzezinski ve Fuller gibi diğer stratejistlerin Türkiye’nin bölgede artan önemi ve jeo-stratejik konumu nedeniyle bölgesel bir güç olma yoluna gideceği konusundaki öngörüleri, Türkiye’nin akıllı ve planlı bir strateji ve doğru taktikler ile yönetilmesiyle başarılabilir. Küresel güçlerin çıkarlarına teslim olan bir Türkiye, kendi ulusal çıkarlarına hizmet edemeyeceği gibi, bölgede önemsiz bir aktöre dönüşerek işbirliği yapacağı güçler için de hüsranla sonuçlanacak sonuçlara hazırlıklı olmalıdır.
Sonuç ve Değerlendirme
Türkiye, bulunduğu bölgenin giderek artan jeo-stratejik önemi nedeniyle her geçen gün güçlenen önemli bir role sahip olmaktadır. Bu durum, bir yandan önemli bir avantaj iken, yanlış politikalar ile çok vahim sonuçları da beraberinde getirebilir. Bunun bilinciyle, Türkiye’nin politikalarının dikkatli, planlı ve uzun dönemli olarak belirlenmesi gerekmektedir. Türk-Amerikan ilişkilerinde uydulaşmayan, kendi ulusal çıkarlarını düşünen, gerektiğinde Hayır demesini bilen, dünyadaki gelişmeleri doğru okuyan bir dış politikanın yaşama geçirilmesi durumunda Türkiye’nin bundan kazançlı çıkacağı kesindir.
Doç. Dr. Birol Ertan / USGAM AB Analisti 
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Şebzindedâr

writings of a night watcher

Virginia Woolf

Herkes kendi geçmişini, kalbiyle bildiği bir kitabın sayfaları gibi kapalı tutar ve dostları sadece onun başlığını okuyabilir.

ODILA BLOGGER by OAS

Turkish Geeks on Life & Politics...

YAŞAMAK ŞAKAYA GELMEZ

Facebook adreslerimiz: http://www.facebook.com/ata.fecob - http://www.facebook.com/pages/fvco/107464239362228

Komeleya Çand û Integrasyon a Kurd Luzern

Kürdischer Kultur und Integrationsverein Luzern/Mythenstrasse7,6003 Luzern

DemokratHaber/iDeA

Bağımsız Haber Ve Düşünce Platformu / demokrathabertr.wordpress.com

eren@home ~ $

Açık Kaynak, Linux, Programlama Dilleri, Amatör Telsizcilik gibi konular üzerine düşünceler

Ata FE COB

"En büyük yenilgimiz, bir alternatif fikrini kaybetmiş olmamızdır." ___Michael Lebowitz

Şüpheci Melek

Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıt gerektirir

WordPress.com

WordPress.com is the best place for your personal blog or business site.

CHP SULTANGAZİ

"Direnme gücü, dünya “evet” sözcüğünü duymak istediğinde 'HAYIR' diyebilme yetisidi" E. Fromm. ________“12 Eylül’de ‘HAYIR’ oyu vererek tokat atın, okyanus ötesinden de duyulsun” KILIÇDAROĞLU

%d blogcu bunu beğendi: