Kitap Söyleşi… Ayfer Tunç…



v\:* {behavior:url(#default#VML);}
o\:* {behavior:url(#default#VML);}
w\:* {behavior:url(#default#VML);}
.shape {behavior:url(#default#VML);}
<!– /* Font Definitions */ @font-face {font-family:”Cambria Math”; panose-1:2 4 5 3 5 4 6 3 2 4; mso-font-charset:162; mso-generic-font-family:roman; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:-1610611985 1107304683 0 0 159 0;} @font-face {font-family:Calibri; panose-1:2 15 5 2 2 2 4 3 2 4; mso-font-charset:162; mso-generic-font-family:swiss; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:-1610611985 1073750139 0 0 159 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-unhide:no; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:””; margin-top:0cm; margin-right:0cm; margin-bottom:10.0pt; margin-left:0cm; line-height:115%; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:”Calibri”,”sans-serif”; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:Calibri; mso-fareast-theme-font:minor-latin; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:”Times New Roman”; mso-bidi-theme-font:minor-bidi; mso-fareast-language:EN-US;} p.MsoNoSpacing, li.MsoNoSpacing, div.MsoNoSpacing {mso-style-priority:1; mso-style-unhide:no; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:””; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:”Calibri”,”sans-serif”; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:Calibri; mso-fareast-theme-font:minor-latin; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:”Times New Roman”; mso-bidi-theme-font:minor-bidi; mso-fareast-language:EN-US;} span.h4 {mso-style-name:h4; mso-style-unhide:no;} span.h1 {mso-style-name:h1; mso-style-unhide:no;} .MsoChpDefault {mso-style-type:export-only; mso-default-props:yes; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:Calibri; mso-fareast-theme-font:minor-latin; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:”Times New Roman”; mso-bidi-theme-font:minor-bidi; mso-fareast-language:EN-US;} .MsoPapDefault {mso-style-type:export-only; margin-bottom:10.0pt; line-height:115%;} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} –>
/* Style Definitions */
table.MsoNormalTable
{mso-style-name:”Normal Tablo”;
mso-tstyle-rowband-size:0;
mso-tstyle-colband-size:0;
mso-style-noshow:yes;
mso-style-priority:99;
mso-style-qformat:yes;
mso-style-parent:””;
mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
mso-para-margin-top:0cm;
mso-para-margin-right:0cm;
mso-para-margin-bottom:10.0pt;
mso-para-margin-left:0cm;
line-height:115%;
mso-pagination:widow-orphan;
font-size:11.0pt;
font-family:”Calibri”,”sans-serif”;
mso-ascii-font-family:Calibri;
mso-ascii-theme-font:minor-latin;
mso-fareast-font-family:”Times New Roman”;
mso-fareast-theme-font:minor-fareast;
mso-hansi-font-family:Calibri;
mso-hansi-theme-font:minor-latin;}

Ayfer Tunç’la ‘Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ üzerine

http://www.cumhuriyet.com.tr/cu/cukitap/i/k0301.jpg‘Hayatı anlamak, sonu olmayan bir çabadan ibarettir

Ayfer Tunç yeni romanı, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi ile okurun karşısında. Usta kalem bu kez kendi ifadesiyle, yakın tarihimizin ana başlıklarının etkilerini, hayatların üstüne düşen gölgelerinin varlığını işliyor. Zaman ve mekân kavramı gözetmeksizin yazınsal bir Türkiye panoraması ortaya koyuyor. Tunç’la yeni kitabı üzerine söyleştik.

Erdem ÖZTOP

-Ayfer Hanım, yeni bir romanla okurla buluştunuz. Öncelikle ben şunu merak ediyorum: Bu kadar enerjiyi nereden buluyorsunuz ve bize kısa bir zaman diliminden sonra, beş yüz sayfalık bir romanla, ‘Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’yle çıkıyorsunuz karşımıza?- Teşekkür ederim ama yazmak konusunda kendimi yeterince enerjik bulmuyorum aslında. Az yazan yazarlara değil, çok yazan yazarlara bakarak söylüyorum bunu. İlk kitabımın 1989’da yayımlandığını düşünürsek 20 yıldır yazıyorum. Bunca yılda aşağı yukarı on kitap çok sayılmaz. Kitabın aşağı yukarısı olur mu demeyin Harflere Bölünmüş Zaman ya da Ömür Diyorlar Buna gibi bazı kitaplarımı, diğerleri gibi kendi başına bir bütün olarak göremediğim için aşağı yukarı diyorum. – Nasıl ortaya çıktı bu roman; nereden düştü aklınıza?- Bugüne kadar yazdığım öykü ve novellalara bakılacak olursa, genel yaklaşımım, anlattığım ana karakterin zihninden dışarı bakmak oldu. Buna bir tür içten dışa yaklaşımı diyebiliriz ya da tekilden çoğula bakmak. Yalan Yanlış’a başlamadan önce bu kez tam tersini yapmak istiyordum. Okumalarımda da, ön çalışmalarımda da dıştan içe ya da çoğuldan tekillere bakabileceğim bir arayışın içindeydim. Elbette bu isteği bir ana başlık olarak yazıp ardından romanı kurgulamadım. Bu arayış sırasında yolumu bulmamı sağlayan, çok sevdiğim ve Türk edebiyat tarihinde hak ettiği yerde olmadığını düşündüğüm modernist öykücü Feyyaz Kayacan’ın romanımda da sık sık atıfta bulunduğum ‘Bir Deli Değilin Defterleri’ adlı öyküsü oldu. O sıralarda bu öykü beni ve yazar dostlarım Murat Gülsoy ile Yekta Kopan’ı çok meşgul ediyordu. Sık sık Feyyaz Kayacan ve özellikle bu öyküsü üzerine konuşuyorduk. ‘Bir Deli Değilin Defterleri’ üstüne düşündükçe, zihnimde giderek açılan bir anlatı yapısı kuruldu. Başlangıç noktası budur. Bu, henüz şekillenmemiş, biçimini ve içeriğini henüz bulamamış bir özdü. Üstünde çalışmaya başlayınca kurmak istediğim anlatı kendi sınırlarını genişletti. Yeri gelmişken, edebiyat tarihimizde payına küçük bir paragraf düşen bu büyük yazarı, Feyyaz Kayacan’ı bir okur olarak sevgiyle anıyorum.

AKIL TUTULMASI

– Kahramanlarınızı neden deliler evine tıktınız? Denize neden sırtları dönük?- Tıkmak demeyelim, ben kimseyi bir yere tıkmadım. Aksine, ‘içerde’ olanlardan çok ‘dışarda’kilerle uğraştığım görülebilir. Sorunuzu iki açıdan kurcalayalım. Birincisi deliler evinin metaforik değil, gerçek anlamı üzerinden. Deniz kıyısında olduğu halde denize bakan tek bir penceresi bulunmayan yapı, aklın alacağı bir durum değildir. Deniz kıyısındaki binaların, çok özel bir durum yoksa denize bakmasını doğru buluruz. Bu, aklın gerektirdiği bir durumdur. Ama tarif ettiğim türden bir yapı, ruh sağlığı bozuk kişilerin -tedavi amacıyla- bir arada tutulduğu bir mekân açısından bakıldığında iyice çelişkili bir garabet haline gelir. Bu da ruh sağlığına ilişkin yaklaşımımızdaki çarpıklığı işaret eder. Gerçi romanda, hastane binasının neden denize bakmadığına ilişkin makul bir açıklama vardır, ama roman kurgusunun gerektirdiği bu açıklama, öncelikle roman gerçekliğini ortaya koymaya yarar. Meseleye metaforik açıdan bakarsak, denize sırtını dönmüş bir ruh sağlığı hastanesinde bir araya getirilmiş karakterler, aklın tutulmasına ilişkin bir sorular zincirini harekete geçirebilir. Romanın şizofren karakteri Barış Bakış’ın zihni aracılığıyla ortaya konan ‘Türkler neden denize sırtını döner?’ şeklindeki sorusunu, akıl tutulmasına ilişkin bir durum tespiti olarak okumak gerekir. Zamanın ve zeminin gerektirdiğinin aksine davranışlar, bizi aklın nerde bulunduğuna ve bu zincirin nereden kırıldığına ilişkin sorulara götürür. – Bir tarih yazıyorsunuz bu kez hakikaten! Kısa bir tarih dilimi deme konusunda ısrarcı olur musunuz; çünkü okuduğumuz roman bir ülkenin yaralı ve uzun yok oluş sürecinin tarihidir aslında, ne dersiniz?- Bu romanda kimi zaman hayatın cilveleri, kimi zaman toplumsal olaylar karakterlerin hayatlarında değişimlere yol açıyor, doğru. Ama bu kitabın amacı bir tür ülke tarihi yazmak değil. Üstelik anlattığım dönem uzun da değil. Türklerin Anadolu’daki bin küsur yıllık macerası dikkate alınacak olursa, 1898’de temeli atılmış bir hastane binası aracılığıyla anlatılan tarihin ancak yakın bir tarih olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan bu romanda, genel anlamda tarih ile kişilerin kaderleri birbirine sanıldığı kadar sıkı sıkıya bağlı değildir. Romanda yakın tarihimizin ana başlıklarının etkilerini, hayatların üstüne düşen gölgelerinin varlığını işlediğimi kabul ederim, ama bu etkilerin toplamının bir tarih oluşturduğunu söylemek fazla iddialı olur. Evet, toplumsal tarih yaşamöykümüzü kısmen veya tamamen değiştirir, ama bunların toplamından bir tarih anlatısı çıkmaz. Öte yandan tarihimizin yaralı bir tarih olduğunu düşünmüyorum. Yaralanmışsak, kendimizde de sorumluluk aramalıyız. Denize bakmak yerine niye sırtımızı döndüğümüzü sormazsak eğer, yazdığımız tarih bir mağdur tarihi olacaktır. Kendi tarihimizi bir mağdur tarihi olarak okumak, (ki çok sık yaptığımız bir şey) gerçekten mağdur olmuş ulusların tarihine saygısızlık olarak görülebilir. Türk insanının, tarihini, kendini mağdur ve mazlum makamına koyarak okumak eğiliminde olduğunu biliriz. Ulusların da tekil bireyler gibi büyüme, olgunlaşma süreci olduğunu düşünürsek, bu tarih anlayışının olgunlaşmamış insan tavrına tekabül ettiğini söyleyebiliriz. Kendini her durumda mazlum ve mağdur olarak görmek, bir tür çocuk-ulus olmaktır, bunun da sağlıklı bir ruh haline işaret etmediğini dikkate alırsak, romanın anlattığı ana mekânın amacı da az çok ortaya çıkmış olur.

DOLMAMIŞ BOŞLUKLAR

– Deliler evinde yalan yanlış anlatılır hikâyeler birbirlerine! Ama akıllarından çıkardıkları geçmiş yaşamlarıdır’ Bakarsınız hayatın ta kendisidir elde kalan ve ülkenin içler acısı halini ortaya serer’- ‘Yalan Yanlış’ diye nitelediğimiz şeyin ne olduğu bence önemli bir sorudur. Gerçeğin ne olduğuna ilişkin sınırsız ve cevapsız soruları da beraberinde taşır. Bir olayın aktarımı ‘yalan yanlış’ diye nitelendiğinde, zihnimizdeki ilk etki bir tutarsızlık, dolmamış boşlukların olduğu hissidir. Romanın adından hareket edersek, bu yalan yanlış olma halinin çıldırtıcı bir tutarsızlıklar silsilesi olduğunu görürüz. Aslında bir bütün olan ve kesintisizce ölüme uzanan hayatı zamanın gerçekleri ya da olayları kesiyor, bölüyor, parçalıyor gibi görülür. Oysa hayat kendi düzleminde akmaktadır. Ama biz hayat öykümüzü aktarırken, hayatımızı kesintiye uğrattığını düşündüğümüz kişisel veya genel tarihsel anlardan hareket ederiz. Bu da bize ömrümüzün geçip gittiği, harcandığı duygusunu verir. Ülkenin içler acısı haline gelince. Ülkelerin halleri tek bir durumdan oluşmaz, birçok halden hareket ederek bir yargıya varırız. Bu hal içler acısı olabildiği gibi, bir değişim dönüşüm dönemi de olabilir. Büyük acılarla bedeli ödenmiş olumlu çağlar her ülkenin tarihinde vardır. Açıkçası derin bir umutsuzluğu ima eden bir finali olmasına rağmen, romanımın acı bir umutsuzlukla okunmasını istemem. Kullandığım ironik ve alaycı dilin de bir umudu, bir tazelenmeyi ima etmesini isterim. – Bol karakterli bir roman yazdınız bu kez. Tek bir olayın etrafında değil, her kahramanın kendi olayına ortak ettiniz bizleri’ Neden her bireye ayrı kurgu biçme gereği duydunuz da tek bir olay etrafına kahramanlarınızı yerleştirmediniz?- Çünkü bu bir ‘olay örgüsü’ romanı değil. Tek bir olay örgüsünden çok, birçok olay örgüsünün iç içe geçtiği, alışılmadık bir yapıyı tercih ettim. Her roman kurgusu bir tercihtir, ama bir biçimi tercih ederek bütün seçme hakkımızı da kullanmış olmayız. Belki bundan sonra yazacağım kitapta tam tersi bir yol izlerim. Özetle bu soruya verebileceğim doyurucu bir cevabım yok, zihnimde böylesi bir kurgu oluştu, böyle bir roman yazdım. Sadece bu.

ANLAMADAN YARGILAMAK

– Ülkenin gidişatına çok güzel bir methiye bu roman! Güzel de değil aslında; sancılı bir dönemini anlatıyorsunuz. İronik bir dil takındığınız da oluyor, eleştirel bir dil de’ Keşke ülke bu hale gelmeseydi de ben böyle bir roman yazmasaydım dediğiniz oldu mu hiç?- Böyle bir cümle kurmak yazdığımı gereğinden fazla önemsemek olur. Ülkenin geldiği hali, dünyanın bugününü, zamanı, zemini anlamaya çalışıyorum ben, yargılamaya ya da üstünü çizmeye değil. Anlamadan yargılamak mümkün olamaz. Kaldı ki anlamak mümkün müdür? Hayır. Hayatı anlamak, sonu olmayan bir çabadan ibarettir, anlayacağımıza dair bir garantisi de yoktur. Yazdıklarımdan içler acısı bir manzara çıkıyorsa ve bu manzara gerçeğin dışına düşmüyorsa, roman işlevini yerine getirmiş demektir. Milan Kundera, Roman Sanatı adlı kitabında ‘Romanın eğilimi karmaşıklıkların eğilimidir’ der. Ve ekler ‘…roman okuyucuya şunu söyler: Olaylar sandığından daha karmaşık.’ Bu karmaşıklığı bugün bize hayat söylüyor, yaşadığımız çağ. Karşılaştığımız toplumsal olayları anlamakta başarısız olunca, olayların sandığımızdan daha karmaşık olduğuna karar vererek üstünde düşünmekten, anlamaya çalışmaktan vazgeçiyoruz. Roman bence tam da böyle bir yerde işlevseldir, anlamaya giden yolları kısaltır, hatta anlama arzusunu tahrik eder. – Ülke gün geçtikçe kötüye gidiyor, kişilik bozuklukları gün geçtikçe belirginleşiyor, insanlar omurgalarını bile isteye yitiriyorlar! Ve bu türden karakterlerin tümü romanlarınızın birer kahramanı oluveriyor!..- Cümleniz insana ilk anda evet deme hissi uyandırıyor. Doğru, haklısınız, deme hissi.. ama biraz düşünürsek bunların hiç de yeni şeyler olmadığını görürüz. Günümüzden elli yıl önce yazılmış, rastgele bir romanı ele alsak ve bugünü unutup okusak, benzer yargılarda bulunabiliriz. Zaman bir sürekliliktir, roman sanatı da bu sürekliliğe bir yerinden girer ve aslında bir öncekinden pek de farklı olmayan yargıları yeni olay örgüleri ve yeni yaklaşımlar çerçevesinde bize sunar. Burada ilginç olan, omurgasını yitirmiş insan, bozulan dünya veya kötüye gitme gibi tespitler yeni olmadığı halde, bunu, hemen her defasında yeniymiş gibi algılamamızdır. Kimi zaman romanın başarısıdır bu, kimi zaman da aslında değişmeyen bu tespitleri bize yaptıran yeni durumların varlığıdır. Roman sanatı bu nedenle bir yanıyla kendini tekrarlarken, bir yanıyla da bizi yeniler, bu yolla: Bize yeniymiş heyecanı vererek. Yine bu nitelik kimi zaman öldüğü iddia edilen roman sanatının ayakta kaldığını, kalacağını gösterir bence. – Biraz önce sözünü ettiğimiz kişilik bozuklukları farklı uçlara sapkınlık seviyesinde boy veriyor. Bunlar görsel ve yazılı medyada özellikle destekleniyor, katılır mısınız? Sizin de kahramanlarınız bu sapkınlıklara bürünmüş insanlar’ Siz onların bütün hallerini ortaya koyuyorsunuz ve eleştiriyorsunuz’- Günümüzden yüz yıl önce bugünkü görsel ve yazılı medya olsaydı, bu tespiti yüz yıl önce yapacaktık bence. Burada yeni olan şey, medya iletişim araçlarının yaygınlaşması ve varlığını sürdürebilmek için bu türden şaşırtıcı, akla sığdırmakta zorlandığımız hikâyeleri büyük şamata yaparak ortaya koymasının yarattığı bir tür dehşet duygusudur. Yaklaşımını eleştirmediğim sanılmasın, ama medya olmayan bir vahşeti veya sapkınlığı veya akıldışılığı yaratmıyor, varolanı bizi şaşkınlığa, kimi zaman dehşete düşüren bir açıklık, pervasızlık ve zararlı bir cüretle ortaya koyuyor. Bu kadarla kalıyor mu? Hayır, insan zihninin vardığı ve iletişimin olgunca yürümesini sağlayan insani barikatları, değerler sistemini yıkıyor. İnsanoğlunun naturasında bulunan vahşet ve sapkınlığa kaçma arzusu medyanın giderek geliştirdiği bir hikâye etme anlayışıyla tahrik ediliyor. Medya hikâyeye doyan seyircinin ilgisini canlı tutmak için, şirazesinden çıkan hikâyeleri giderek büyüyen bir iştahla işliyor. Çiğnemekte hiçbir sakınca görmediği zihinsel barikatlar, değerler sistemi böylece yıkılıyor. Bu açıdan bakıldığında hikaye-medya ilişkisinin ciddi anlamda sorunlu olduğunu söylemek gerekir.

GİDİŞATIN SONU…

– Gidişatın sonu nereye varır sizce? İnsanlar birbirlerini sapkınlıklarının sonucu öldürmeye de başladı!.. Eşler aldatılma sebebiyle birbirlerini öldürüyor; Issız Adamlar ülkede gittikçe fazlalaşıyor’ Ülkenin başbakanı esip gürlüyor’ Nasıl bir gelecek hayali içindesiniz, özellikle de böyle bir roman yazdıktan sonra?- Gidişatın sonu hakkında hiçbir fikrim yok. Ama insanlığın yarattığı edebiyat tarihini göz önünde bulundurursak, bu sorunun tarihin başından beri sorulmuş olduğunu söyleyebilirim. İnsanlık her şaşırtıcı dönemin ortasında ‘nereye gidiyoruz?’ sorusunu sormuştur. Küllerinden doğan anka kuşu hikâyesi de bu nedenle bir sonsuz umut vaadidir aslında. ‘Nasıl bir gelecek hayali içindesiniz’ gibi gayet somut bir soruya verecek tek bir muğlak cevabım var, demokratik bir hayat. Çok klişe görünüyor değil mi? Evet, klişe, çünkü gerçekleşmiyor. – Sonuç olarak sanırım yakın bir zaman sonra hepimiz romanınızın mekânına ziyaretlerde bulunacağız gibi’ Gerçi tam da sevgililer gününde yandı bitti kül oldu ama’ Yeniden inşası zor olmasa gerek! Deliler teknesinde her şey mümkündür, mübahtır’- Küllerinden doğan anka Kuşu’nu tekrarlamanın tam yeri, son hücremize kadar yanmak yeni bir başlangıç olabilir. Mitolojilerin büyüklüğü de burada sanırım, galiba bir tek onlar sonsuz umudu vaat edebiliyor. erdemoztopyahoo.comBir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi/ Ayfer Tunç/ Can Yayınları/482 s.

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Şebzindedâr

writings of a night watcher

Virginia Woolf

Herkes kendi geçmişini, kalbiyle bildiği bir kitabın sayfaları gibi kapalı tutar ve dostları sadece onun başlığını okuyabilir.

ODILA BLOGGER by OAS

Turkish Geeks on Life & Politics...

YAŞAMAK ŞAKAYA GELMEZ

Facebook adreslerimiz: http://www.facebook.com/ata.fecob - http://www.facebook.com/pages/fvco/107464239362228

Komeleya Çand û Integrasyon a Kurd Luzern

Kürdischer Kultur und Integrationsverein Luzern/Mythenstrasse7,6003 Luzern

DemokratHaber/iDeA

Bağımsız Haber Ve Düşünce Platformu / demokrathabertr.wordpress.com

eren@home ~ $

Açık Kaynak, Linux, Programlama Dilleri, Amatör Telsizcilik gibi konular üzerine düşünceler

Ata FE COB

"En büyük yenilgimiz, bir alternatif fikrini kaybetmiş olmamızdır." ___Michael Lebowitz

Şüpheci Melek

Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıt gerektirir

WordPress.com

WordPress.com is the best place for your personal blog or business site.

CHP SULTANGAZİ

"Direnme gücü, dünya “evet” sözcüğünü duymak istediğinde 'HAYIR' diyebilme yetisidi" E. Fromm. ________“12 Eylül’de ‘HAYIR’ oyu vererek tokat atın, okyanus ötesinden de duyulsun” KILIÇDAROĞLU

%d blogcu bunu beğendi: