Kadın…


Kadın cesetlerini saymak… [*]

…Sonraları devran döndü /

feleğin sillesi / indi başıma /

Çul beze dolayıp /

mal mülk gibi sattılar, /

ağzımı burnumu kesip /

göle attılar beni /

töre diye / namus diye /

insan denen yaratıklar… [1]

Hatırlar mısınız Irak’ta, ABD’nin saldırısı sırasında bir örgüt çıkmıştı ortaya: “Iraq Body Count = Irak Ceset Sayımı”… ABD saldırılarında öldürülen Iraklı asker ve sivilleri sayıyor ve kamuoyuna duyuruyordu. Böylece dünya, ABD’nin resmî kaynaklarına mahkûm kalmaksızın, Irak’taki vahşetin boyutları konusunda gerçeğe yakın bilgiler ediniyordu.

Artık bize de böyle bir örgüt gerekiyor: Kadın Ceset Sayımı! Gazete sayfalarına, TV ekranlarına yansıyan-yansımayan, yemeği iyi ısıtmadı diye, göbeğine piercing yaptırdı diye, yabancı bir erkeğe gülerek saati sordu diye, canı sevişmek istemedi diye, komşunun kızıyla sinemaya gitti diye, izinsiz çalıştı diye, evden kaçtı diye, zifaf gecesi bakire çıkmadı diye, eteği kısa diye, pantolon giydi diye, üzerine kuma istemedi diye… kafası duvarlara vurularak, gırtlağı kesilerek, boğazlanarak, pompalı tüfekle öldürülen kadınlar… Katledilmelerine intihar süsü verilen, intihara zorlanan, ya da kendilerine intihardan başka açar yol bırakılmayan kadınlar… Aile içinde ya da dışında [2] bir kişi, beş kişi, on kişinin tecavüzüne uğrayıp da konuşmasın diye başı taşla ezilen el kadar bebeler, ilkokul öğrencisi kız çocukları, gencecik kadınlar, yetmişlik-seksenlik büyük anneler…

Bunlar salt, açık, had-sınır tanımayan eril şiddet vakaları. Bir de yoksullukla bağlantılı örtük şiddet var kadına yönelen. İhmal, parasızlık, bilisizlik, kasıt ya da yetersiz beslenme sonucu tedavi edilebilir hastalıklardan yaşamlarını yitiren kız çocukları, gencecik kadınlar…

Evet, her biri “münferit” bu vakalar ardı ardına dizildiğinde, bir “kadın kırımı” tablosu çıkıyor ortaya…

“Şehvet suçları”nda (ensest, küçük çocukların cinsel istismarı, taciz/tecavüz vakaları…), ya da genel olarak kadına yönelik şiddette gerçekten bir “patlama” mı yaşanıyor, yoksa bu olaylar öteden beri vardı da “hicaplı” toplumumuzda “cinsel şiddet” konusu ancak son on-onbeş yıldır yüksek sesle dile getirilir olduğu için görünürlük mü kazandı; karşılaştırma olanağından yoksunuz. Olasılıkla ikisi birden… Evet, kadına yönelik (cinsel dahil) şiddet hep vardı, ve evet, kadına yönelik (cinsel dahil) şiddette bir patlama yaşanıyor…

Kadına yönelik şiddetteki bu artış ve bu görselleşme/görünürleşme kanımca, birbiriyle iç içe gelişen iki sürecin oluşturduğu bağlam içerisinde ele alındığında anlaşılabilir hâle gelecektir: her ikisinin de miladı 1980 askerî darbesine dayandırılabilecek, iktisadî (neo)liberalleşme ve toplumsal-kültürel muhafazakârlaşma… Üstelik bu süreçler neo-liberalizmin nimetlerinden yararlanarak siyaseten de ön plana fırlayan taşralı/ muhafazakâr yeni elit öncülüğünde daha da hızlandı/yoğunlaştı…

Önce muhafazakârlaşma:

? “Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın yaptığı ankete göre kendini Müslüman olarak tanımlayanların oranı yüzde 44.6’ya yükseldi.” [3]

? “Türkiye insanı araştırmalara göre, milliyetçiliği yurtseverlik, dinciliği dindarlık sanıyor. Yönetimde Atatürk’ten çok Tayyip Erdoğan’ı görmek istiyorlar. En çok orduya güveniyorlar.” [4]

? “Işık Üniversitesi Rektörü Prof. Ersin Kalaycıoğlu ve Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Ali Çarkoğlu tarafından hazırlanan ‘Türkiye’de Sosyal Tercihler Araştırması’ ilginç sonuçlar ortaya koydu. Mart-Nisan 2006 arasında gerçekleştirilen araştırmaya göre, Türkiye’nin yüzde 40’ı askeri yönetim istiyor, yüzde 49’u ‘Lokantalar iftardan sonra açılsın’ diyor, yüzde 60’ına göre başarısızlıkların nedeni dini inançsızlık!” [5]

? 60 üniversitede 7 bin 568 öğrenciyle yapılan bir başka araştırmaya göre öğrencilerin yüzde 52’si milliyetçi düşünceye yakınken; [6] Science dergisinin araştırmasına göre ise, Türklerin ise yarısının evrime inandığı ortaya çıktı… [7]


? Bir ankete göre Türkiye’de üniversite gençliğinin (üniversitelere göre değişen oranlarıyla) yüzde 15-31’i “töre için cinayet işlenir”; yüzde 34.4-81.6’sı “bekaret korunmalı” derken yüzde 50-73.4’ü ise evlenmeden birlikte yaşamaya kesinlikle karşı olduğunu belirtiyor. [8]


Kuşkusuz muhafazakârlaşma “kendiliğinden” bir süreç değil; 12 Eylül darbesinin biçimlendirdiği elverişli ortamda; son 10-15 yıl içerisinde kendini siyasetin “taşra”sından merkezine yerleştiren ve temsilini AKP’de bulan yeni elit eliyle desteklenen, devletin her kademesinde uzun soluklu çabalar sonucu zapt edilen kadrolar eliyle hayata geçirilen bir “başkalaşım” yaşanmakta bu ülkede. Ve kadınların yaşamları ve bedenleri, bu muhafazakârlığın kendini gerçekleme alanları arasında öncelikçe ilk sıraya yerleşiyor.


Başbakan Erdoğan’ın kadınlara 8 Mart “armağanı”, ve o günden beri sık sık tekrar edegeldiği “En az üç çocuk doğurun” buyrultusu ile zirve yapan muhafazakâr söyleme, Diyanet’ten “inciler” eşlik etmekte:

? “Feminizm, ahlâki ve sosyal bakımdan çok olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Bir kere, feminizm hareketine kapılan kadın, genel olarak kayıtsız şartsız özgürlük düşüncesiyle aile için vazgeçilmez olan birçok kural ve değerleri hiçe saymakta; esasen sosyal hayatın hiçbir alanında, hiçbir insan için geçerli olmayan ‘Kendi hayatımı canımın istediği şekilde yaşamak hakkımdır!’ şeklindeki anlayışı, bütün değerlerin üstünde bir değer ve kanun kabul etmektedir.”

? “Ahlâkını kötü özentilerle dejenere etmiş, aklını fikrini feminizme adamış, erkeklere savaş açmış bir annenin çocuklarından meydana gelen toplumdan ne umulur?” [9]


? “Kur’an’da zina ve fuhuş büyük günahlar arasında sayıldığı, zinanın dünyevi ve uhrevi cezasından söz edildiği gibi, erkek ve kadınların gözlerini haramdan korumaları, avret yerlerini örtmeleri emredilmiş, böylece zinaya giden yolun bir yönüyle kapanmış olacağına işaret edilmiştir. Bir hadiste Hz. Peygamber dil, ağız, el, ayak, göz gibi organların zinasından söz ederek zinaya zemin hazırlayıcı her türlü gayrimeşru ilişkinin, flört ve beraberliğin de bu nevi zina olduğunu belirtmiş, bunlardan da sakındırmıştır. Çünkü iffet ve namus bir bütün olup, o ancak onu lekeleyecek her türlü kötülük ve yanlışlıktan uzak kalınarak korunabilir.”


? “Erkek ve kadın bir diğeri için cinsi uyarıcıdır. Bu sebeple yabancı (aralarında evlilik bağı veya devamlı evlenme engeli bulunmayan) erkek ve kadınların birbirlerine karşı mesafeli davranmaları gereklidir. Yine, yabancı bir kadının yabancı erkekle baş başa kalması da doğurabileceği sakıncalı sonuçlar dolayısıyla yasaklanmıştır. Hadislerde, aralarında nikâh bağı veya devamlı evlenme engeli bulunmayan bir erkek ile bir kadının, başkalarının görüşüne açık olmayan kapalı bir mekânda baş başa kalmaları yasaklanmıştır. Bir hadiste Hz. Peygamber ‘Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa, yanında mahremi olmayan bir kadınla yalnız kalmasın; çünkü böyle bir durumda üçüncüleri şeytandır’ buyurmuştur. Böyle bir durum karşı cins için tahrik edicidir, zinaya veya dedikoduya ve tarafların iffetlerinin zedelenmesine yol açabilir.”


? “Cinsi uyarıcılık özelliği bakımından kadınların durumu çok daha fazla hassasiyet gösterir. Bunun için, kadınların daha da dikkatli davranmaları istenmiştir. Yabancı erkeklerle konuşurken kadınların, kalpte şüphe uyandırmayacak ve karşısındaki kişiyi yanlış anlamaya sürüklemeyecek tarzda ciddi ve ağır başlı olarak konuşmaları, süs ve endamlarını yabancılara göstermemeleri, sokağa çıktıklarında güzelce örtünmeleri bu gayeye matuf emirlerdir. Hz. Peygamber, kadınların kendi evleri dışında, başkalarına hissettirecek derecede koku sürünerek dolaşmalarını hoş karşılamamış ve bunu edep dışı bir davranış olarak değerlendirmiştir.” [10]


“İslâmî entelektüeller”den sosyolog Abdurrahman Arslan’ın Neşe Düzel ile söyleşisinde söyledikleri, bu dinsel referans çerçevesinin nasıl bir zihniyetler dünyasını çerçevelendirdiğini gözler önüne sermekte:


“Kadın ve erkek arasındaki ilişkileri eşitlik temelinde kurarsanız, İslâm’ın kadın ve erkek ilişkilerine getirdiği kriterleri tedavülden kaldırmış olursunuz. Kadınla erkeğin ilişkileri sınırlandırılmış ilişkilerdir. Mesela şu anda sizinle burada baş başa bulunmuş olmamız bile İslâm’ın kabul ettiği bir ilişki değildir. Mutlaka üçüncü kişinin burada bulunması gerekir. Kadın mahremi olmayan her insanla istediği gibi bir arada olamaz, arkadaşlık edemez. İslâm’ın ilkelerine sadık kalmak için Müslümanlar sadece kadınların çalıştığı işyerleri istiyorlar. Kabul edelim. İslâm kadın ve erkeğin arasına biraz mesafe koyan bir dindir. Modern dünya kabul etsin etmesin, bu böyledir. (…)


AB’nin düzenlemeleri kadının birey olarak iş hayatında yer almasını teşvik ediyor. Bu Müslümanların kabul edebileceği bir şey değil. Kadın zorunluysa çalışsın ama teşvik edilmesin. Bizim önceliğimiz kadının anne olmasıdır.” [11]


En azından lafı evirip çevirmeden, süsleyip püslemeden meramını açık, seçik ve net anlatan ifadeler, değil mi?


Müslüman entelektüel (erkek)ler arasında “Farklı düşünenler de var,” mı diyorsunuz? Kuşkusuz ki vardır. Ama bakın, daha “modern”, daha “çağdaş”, daha “ılımlı” bir örnek: Kasım 2008 başlarında İstanbul’da Swiss Hotel’de düzenlenen kadın istihdamı konulu bir toplantıya katılan İngiltere’den Cheadle Camisi İmamı Ebu İsa Nimetullah, Meral Tamer’in deyişiyle, “Sadece başında takkesi, üzerinde cübbesi ve uzun sakallarıyla değil, önünde bilgisayarının olmasıyla da teknolojik olarak bizlerden hayli farklı. Görüşleriyle de tabii.” Ne mi diyor, kadınların çalışması konusunda? “Kızlar mümkün olduğunca çok okullaşmalı; en yüksek dereceye kadar okutulmalı. Ama okulu bitirdikten sonra çalışıp çalışmama kendi tercihidir. Erkekler için okul sonrasında iş hayatı gereklidir, kadınlar için değil.” [12]


Bu, bir “zihniyet”tir; tüm halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de kök salmış; dinden, özgül olarak da İslâm’dan beslenen bir zihniyet. Jerontokrat, tüccar ve eril… Sermayeyi doğrultmuş, bulunduğu yerin bileğinin hakkı olduğundan emin, imanına, sermayesine ve pozisyonuna güvenen ve yaşam boyu çektiği sıkıntıların ödüllerini, yani genç, güzel ve itaatkâr eşler, vereceği dersleri hevesle dinleyen, muti, hizmetine amade genç şakirtler bekleyen orta yaş üzeri tüccar erkeğin zihniyeti. Bizlere kimin ne zaman, ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini dikte eden dinsel referanslı bir iktidar konumu. [13] Dükkânının önüne sandalyesini çekmiş, tespihini şakırdatırken “Peygamber Efendimiz’in (S.A.V) parmağını toprağa değmesiyle çölden nasıl su fışkırttığı”nı çevresinde şaşkın dinleyenlere anlatan bilgiç kasaba manifaturacısının iktidarı… Dünyalığı doğrulttuktan sonra cinsel yaşantısındaki çoraklığın intikamını almaya yeminli… (“Peygamber efendimiz de Ayşe anamızla dokuz yaşındayken evlenmişti. Kızımın evlenmesine ilk zamanlar karşıydım ama sonradan normal karşıladım,” diyor Hüseyin Üzmez’in, kendisinden 50 yaş küçük eşinin babası Mustafa Yılmaz [14]…) Bir erkekler kuşağından diğerine devredilen bir iktidar…


İşin trajik ve kadınlar açısından ürkütücü yanı, bu zihniyetin kendisini AKP iktidarıyla özdeşleştirmesi, ve onunla birlikte siyasal merkeze yerleştiğine kani olması. AKP iktidarını besleyen tarikat/cemaat ağları sayesinde muhafazakârlaşma, çeperlerden merkeze doğru yayılıyor.


Ve kadınlar için iklim giderek boğuculaşıyor…

Örneğin Dünya Ekonomik Forumu’nun açıkladığı “2008 Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi”nde, Türkiye 130 ülke arasında 123. sırada; Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Nijerya, Tunus, Ürdün ve Etiyopya’nın gerisinde yer alıyor. Rapora göre Türkiye’de kadın-erkek eşitliğinin oranı, 1’e 0.58. [15] Bir başka deyişle, bir erkek, hakları açısından neredeyse iki kadın ediyor… Üstelik ülkemiz kadınlarının durumu 2007 Endeksine göre iki sıra gerilemiş durumda: geçen yılın endeksinde Türkiye’nin yeri,128 ülke arasında 121incilikti… [16]


Bu, kadınlar için daha az eğitim, daha az istihdam, daha az sağlık, daha fazla ev işi, daha düşük gelir, daha fazla baskı ve şiddet, daha ağır yük, daha fazla eziyet anlamına geliyor. Nasıl mı? Şöyle:


“Türkiye’de 25-64 yaş arası kadın nüfusunun yüzde 77’sinin eğitim seviyesinin ilköğretim ve altı düzeyde olduğu, bu nüfusun ancak yüzde 8’inin yükseköğretime gidebildiği belirlendi.” [17]

“70 milyon nüfusu olan ülkemizin yarısı kadın, ama 5.5 milyon kadın çalışıyor. Kadının ekonomiye katılımı (işgücü oranı) ülkemizde yüzde 27.7. Gelişmiş ülkelerde bu oran ortalama yüzde 60’larda. Örneğin İzlanda’da yüzde 70.5, Norveç’te yüzde 63.3, Kanada’da yüzde 60.5. İran’da bile yüzde 38,6. Gelişmemiş ülkeler grubunda yer alan Tanzanya’da yüzde 85, Mozambik’te yüzde 85.5, Ruanda’da yüzde 80. (…) İş yaşamında erkeklerin yüzde 70’i, kadınların dörtte biri çalışıyor. Kadın-erkek ücret eşitsizliği devam ediyor. Ekonomik krizlerde en çok kadınlar işini kaybediyor. Ülkemizde 1994 ve 2000-2001 krizlerinde bir milyon kadın işini kaybetti.” [18]


“Türkiye’de her 100 kadından 97’si, en az bir kez eşinden, babasından ya da yakınlarından şiddet görüyor…” [19]


“CİSED’in Türkiye genelinde 18 ile 48 yaş arasında 6 bin kadın üzerinde yaptığı cinsel şiddet anketinin sonuçları yayımlandı. Anket sonuçlarına göre kadınların yüzde 50’si nadiren, yüzde 20’si ise devamlı olarak partnerleri tarafından cinsel şiddete maruz kalıyor. Katılımcıların yüzde 30’unun lise, yüzde 18’inin ise üniversite mezunu olduğu ankette cinsel şiddete maruz kaldığını itiraf eden kadınların yüzde 70’i 28-39 yaşlarında, evli, ikiden fazla çocuğu var ve çalışmıyor. Aynı oranda kadınlar da, şiddet dışında cinsel sorunları olduğunu itiraf ediyor. Partneri tarafından cinsel şiddet gören kadınların yüzde 53’ü bu duruma sessiz kalıyor, 60’ı ise psikolojik yardım almaya gerek duymuyor, ancak ilişki sırasında yaşadığı şiddetin ardından karşı koyduğunu belirtiyor. Kadınlara cinsel şiddeti uygulayanların çoğunlukla eşlerinin olduğu, bu erkeklerin profili ise yüzde 60’ı bir işte çalışıyor, yüzde 80’i alkol ya da uyuşturucu madde kullanıyor.” [20]


“Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı tarafından hazırlanan ‘Töre ve Namus Cinayeti Raporu’ndan tüyler ürpertici sonuçlar çıktı. Bu alanda yapılan en kapsamlı çalışma olan rapora göre İstanbul’da her hafta en az bir kişi töre cinayetine kurban gidiyor. Son beş yılda ‘namus’ nedeniyle işlenen cinayetlerin sayısı bini geçti. Katiller, cezaevinde kahraman gibi karşılanıyor ve pişmanlık duymuyorlar.


‘Töre ve Namus Cinayeti Raporu’ dün ‘Kadın ve Katılım: Sorunlar ve Çözümler’ başlıklı toplantıda Başbakanlık İnsan Hakları Başkanı Prof. Dr. Tahsin Fendoğlu tarafından açıklandı. Türkiye’de işlenen töre ve namus cinayetleri konusunda fotoğrafını çeken rapor 71 il valiliği tarafından üç aylık bir sürede hazırlandı. Rapora göre 2002 yılında 150 olan töre cinayeti, 2007 yılında 220’ye yükseldi. Cinayetlerin failleri ve mağdurları eğitim seviyesi düştükçe artıyor. Töre cinayetlerinden sadece kadınlar değil erkekler de mağdur. Cinayetlerin yüzde 9’unu çocuklar işliyor.


Rapora göre töre ve namus cinayetlerinin işlendiği yerlerin başında büyük iller geliyor. Son beş yılda İstanbul’da 167, Ankara’da 144, İzmir’de 121, Diyarbakır’da 69 töre ve namus cinayeti işlendi. Cinayetler ağırlıklı olarak Doğu kökenlilerce işleniyor. Rapora göre İstanbul’da 2006 yılında 27 olan töre ve namus cinayeti sayısı, 2007’de 53’e yükseldi. Namus nedeniyle her hafta bir kişi öldürüldü.” [21]


“Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 2008 yılında yayımlanan Zaman Kullanımı Anketi sonuçlarına göre, Türkiye’de kadınlar ortalama olarak günde 5 saatlerini ev işlerine ayırıyor: ‘Haftanın 7 günü, günde 5 saatten toplam 35 saatlik, yani neredeyse tam zamanlı bir çalışma mesaisini, emekleri için hiçbir karşılık almadan yapan 20 milyondan fazla yetişkin kadın vardır; bunlardan 12 milyonu kendilerini tam zamanlı ev kadını olarak tanımlamaktadırlar. Uluslararası karşılaştırmalar ışığında, Türkiye, kadınların ücretsiz mesaisinin en yüksek, okul öncesi eğitim ve kreş oranının ise en düşük olduğu ülkelerden biridir.” [22]


“İstanbul’da her üç kadından ikisi ‘aile reisi’nin iznini almadan dışarı çıkamıyor. Kadınların yüzde 54’ü aile reisi izin vermeden alışverişe, yüzde 60’ı gezmeye çıkamıyor…” [23]


“Prof. Dr. Ayşe Buğra ve Prof. Dr. Çağlar Keyder’in eş başkanlığını yürüttükleri Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu, önemli bir araştırmaya daha imza atmış bulunuyor.


Türkiye’nin 9 yerleşim alanının en yoksul mahallelerinde 1800 haneyi kapsayan ve 1 yılda tamamlanan araştırma, özellikle kadınların neredeyse tamamen iş piyasasından dışlandığını ortaya koyuyor. (…)


TÜBİTAK desteğiyle gerçekleşen araştırmaya göre, en yoksul kesimde örneklem genelinde çalışan kadın oranı maalesef sadece yüzde 9,4, dahası bu oran Konya’da yüzde 3.1’e, Erzurum’da yüzde 2.6’ya, Muş’ta yüzde 2.0’a kadar düşüyor.


Prof. Buğra, bu araştırmanın ortaya koyduğu 3 önemli bulguyu şöyle özetliyor:


1) Kentsel kesimde kadınların ezici çoğunluğu çalışma hayatının dışında. Yoksul mahallelerde oturan kadınlar ise, neredeyse tümüyle çalışma hayatından dışlanmış durumda. Kısacası Türkiye’de kadınların çoğu, erkek eline bakıyor.


2) Çalışma hayatının niteliği ve yoksulların çalışma hayatına nasıl katıldığıyla ilgili önemli bulgular elde ettik. Yoksulluğun yaşanış biçimini etkileyen unsurların, işsizlik olgusunun ötesinde, insanların ulaşabildikleri istihdam olanaklarının niteliğiyle de ilgili olduğunu gördük.


3) Yoksul kesimde istihdam oranının bu kadar düşmesi, bunun bir kültürel boyutu da olduğunu ortaya çıkartıyor. Şöyle ki; o kadar yoğun bir işsizlik var ki, kötü koşullarda ucuza çalıştırılacak erkek çok fazla, kadın istihdamıyla uğraşmıyorlar. Mesela Konya, sanayinin geliştiği bir yer, ama bu durum kadın istihdamına hiçbir şekilde yansımıyor. Çünkü kadının çalışması, zaten hoşlarına gitmiyor.'” [24]

* * *

Ancak bu hiç de iç açıcı olmayan tabloyu bütünüyle iktidar partisiyle temsil edilen “muhafazakârlaşma”ya ciro etmek, yanılgıdır. Alaturka neo-liberalizm, kadınları destekleyici sosyal bütçelerin alabildiğine budanmasına olanak sağlayan bu muhafazakârlığın “kanka”sı, en yakın müttefikidir.


Neo-liberalizm, malûmunuz, her türlü devlet müdahaleciliğinden, kısıtlamalardan “özgürleşmiş” sermayedar (kapitalist) kârının, emeğin haklarının alabildiğine geriletilmesi pahasına/sayesinde azamîleştirilmesini öngören bir talan düzeni. 1980 darbesinden sonra Türkiye’de, sermaye çevrelerinin desteğinde, siyasî iktidarlar eliyle adım adım uygulamaya sokulan bu “serbest piyasa doktrini”, doğası itibariyle bir yandan “kâr” getirici ya da “kârın önünü açıcı” olmayan hiçbir şeye yatırım yapılmamasını, bir yandan da her türlü insan faaliyet ve gereksiniminin “piyasa”ya entegre edilmesini öngörmekte. Dolayısıyla, örneğin kadınların çalışmasını mı savunacaksınız; o hâlde tezinizi “kadınların insanî yeteneklerini geliştirme gereksinimi”, “kadının bağımsızlaşması” gibi “ekonomik-olmayan” argümanlara değil, “piyasa gereksinimleri”, “emek girdilerini arttırmak”, “işgücü piyasasının gelişmesi”, “ekonominin canlanması” gibi neo-liberal iddialara dayandırmak zorundasınız. Tıpkı “Kadınların Konumunu Güçlendirmeliyiz” diyen BM Türkiye Mukim Koordinatörü Mahmood Ayub’un yaptığı gibi:


“Kadınlar çalışma saatlerinin üçte ikisine katkıda bulunuyor, ancak dünya gelir ortalamasının onda birini alıyorlar Kadınların kredi ve yeni teknolojilerin eğitimi gibi hizmetlere kolay kolay ulaşamamaları, erkeklerden daha az eğitim imkânı yakalamaları, karar alma mekanizmalarının dışında bırakılmaları sadece kadınları ve ailelerini etkilemiyor, aynı zamanda ekonominin ve işgücü piyasasının gelişmesinin önünde bir engel olarak da duruyor. Kadına yönelik şiddet, kadınların kalkınma alanındaki çalışmalara olumlu katkılar sağlamalarını engelliyor ve Bin Yıl Kalkınma Hedefleri dahil uluslararası kalkınma hedeflerine ulaşılmasının önünde bir mânia oluşturuyor.” [25]


Ya da örneğin çalışan kadınların çocuk bakım sorunlarına karşı kreşlerin kurulmasını mı savunacaksınız, o zaman kreşlerin ne denli “kârlı” bir alan olabileceğine dikkat çekmelisiniz: İşte Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Derneği’nden Yrd. Doç. Dr. İpek İlkkaracan’ın dedikleri:


“(…) Piyasayı veri olarak kabul edersek, ki madem devrim yapamıyoruz(!) böyle kabul etmek zorundayız, bu noktada verimliliği düşürmüş oluyoruz. Bu da piyasa mantığına uymuyor. (…) Çocuk ve yaşlı bakımını ev dışına taşırsak, kısmen ailelerin ceplerinden para verdiği, kısmen devletin finanse ettiği, kısmen işverenin katkıda bulunduğu kreşler ve yaşlı bakım evleri açılırsa ve bunu bir piyasa hizmeti hâline getirip, yeni bir hizmet sektörü yaratmış olacağız. Türkiye’de milyonlarca 6 yaş altı çocuk var. Bu çocukların çok küçük bir oranı kreşe gidiyor, kreşleşme açısından OECD ülkeleri arasında en düşük ülkeyiz, bunu AB standartlarıyla uyumlu hâle getirdiğimizde, (ki AB 3 yaş altındaki çocuklar için yüzde 30, 4-6 yaş arasındakiler içinse yüzde 80 gibi bir oran öngörüyor) milyonlarca aile kreş hizmeti satın alacak. Bu da istihdam yaratıcı büyük bir sektör olacak. Bu sefer kadınların ev içinde yaptığı ücretsiz hizmeti piyasaya taşımış olacağız. Bu durum hem ekonomiyi canlandıracak hem de kadınların çalışmasına imkân sağlayacak.” [26]


Bu “ilerici” (!) piyasa söylemlerini bir yana bırakacak olursak, serbest piyasa ekonomisi, hele ki en vahşi versiyonlarının uygulandığı, bizimkisi gibi bu yolda kafa-göz yara yara yol alan ülkelerde, genellikle kadına yapılan “yatırımları” “nafile” olarak görme eğilimindedir. “Dizini kırıp evinde çoluk çocuğuna bakan, kocasının çorbasını önüne koyan kadın”, “büyükbaş”larla rekabet gücünü arttırmaya, ucuz işgücü sunumunda öne fırlamaya çalışan “azgelişmiş” neo-liberalizm(ler) için önemlidir; çünkü hastalara, yaşlılara, çocuklara bakarak sosyal bütçeden kesinti yapılmasını olanaklı kılar, istihdam talebi olmadığı için yeni iş alanlarının yaratılması, kadın emeğinin vasıflandırılması, çalışan kadınlarının çocuklarının bakılması gibi sosyal yatırımlardan tasarruf sağlar… Velhasıl, kaynakların kamudan özele aktarılmasında kolaylaştırıcı bir rol oynar.


“Liberallerin en İslâmcısı, İslâmcıların en liberali” AKP iktidarı, yalnızca muhafazakâr bir tabana dayandığı ve bu tabanın söylemlerini paylaştığı için değil, aynı zamanda bu nedenledir ki, “her aileye en az üç çocuk”, işyerlerinde kreş ve emzirme odaları açma yükümlülüğünün kaldırılması, ücretli annelik izni süresinin kısaltılması, erken emeklilik haklarının ellerinden alınması, sigortalı kocası ölen kadına, yeniden evlenmesi durumunda, ölüm aylığı yerine bu aylığın bir yıllık tutarı bir defaya mahsus olmak üzere evlenme ödeneği olarak verilmesi, yani kadınların yeniden evlenmeye teşvik edilmesi gibi düzenlemeleri hayata geçiriyor… Neo-liberalizm ile muhafazakârlığın mutlu evliliği! “Neo-Con”luğun alaturka versiyonu! [27]

Ve bu “mutlu evliliğin” sonucu, Ocak 2007’den Ocak 2008’e geçen bir yılda, işsiz sayısına yaklaşık 1 milyon kişi eklenirken, bunların 578 binini “ev kadınlığı”na irca eden, yani artık çalışmaktan vazgeçen kadınların oluşturması… Yükseköğrenim görmüş kadınlarda dahi işgücüne katılma oranının bir yılda 1.4 puan azalması [28]

* * *

Bu durumun bir artısı da, Türkiye’de gün geçtikçe yaygınlaşıp kesifleşen şiddet iklimidir. Türkiye’de yaşanan gündelik şiddet çokyönlü bir görünüm sergiliyor (devlet terörü/şiddeti; etnik/dinsel şiddet; kadına yönelik şiddet; kişiye/mala yönelik şiddet; doğaya yönelik şiddet…). Sözü uzatmamak için, günlük basından rastgele derlenmiş kimi olaylar, verilere işaret edip geçelim…


? Türkiye’de ekonomik yetersizlikler nedeniyle bir buçuk milyona yakın çocuk, sokaklarda ve elverişsiz işyerlerinde düşük ücret ve kötü muameleye karşın çalışırken 42 bin çocuk sokaklarda yaşıyor, 132 bin çocuk zorla tarım işçiliği yapıyor, yılda 7 bin çocuk taciz ve tecavüze uğruyor! [29]


? Türkiye’de silah kullanımındaki artış da ürkütücü. Örneğin ruhsatsız silah sayısı ruhsatlıların üç katı… 2007 yılında Türkiye’de toplam 751 bin 295 asayiş olayında 7 bin 957 kişi ölürken 2008’in ilk üç ayında meydana gelen 200 bin 896 olayda 2 bin 616 kişi yaşamını yitirdi. Türkiye’de polisin sorumluluk bölgesinde meydana gelen asayiş olaylarında, 2007 yılına kıyasla 2008 yılının ilk üç ayında silah kullanımında yüzde 57 oranında artış yaşandı. Bireysel silahlanmaya karşı savaşan Umut Vakfı’nın Adli Tıp Kurumu, Emniyet ve Bakırköy Psikiyatrik Tedavi ve Araştırma Merkezi verilerinden derlediği bilgilere göre, Türkiye’de yaklaşık 2.5 milyonu ruhsatlı olmak üzere 8 milyon civarında ateşli silah bulunuyor! [30]


? Emniyet Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, 2005 yılında günlük ortalama suç sayısı 1336 oldu. 2006’nın ilk dokuz ayındaysa bu rakam 2 bin 191’e yükseldi. Türkiye’de 2005 yılında her gün ortalama 1336 suç işlenirken, 2006 yılının dokuz ayında bu rakam ortalama 2 bin 191’e yükseldi. [31] Türkiye’de her 4 saatte 1 kişi öldürüldü. Her saat başı 1 kişi kapkaççıların saldırısına maruz kaldı ve her yarım saatte ise bir kişi aile içi şiddetin kurbanı oldu. [32]

? Emniyet’in cinsel suçlarla ilgili raporu, dudak uçuklatan istatistikleri ortaya koydu. 1999’da 600’lerde olan tecavüz vakaları 2007’de 1000’e yaklaşırken, sadece 2007’de bin 268 vakada bin 800 çocuk cinsel saldırıya uğradı. Bu çocuklardan, 1’i yabancı olmak üzere 4’ü yaşamını yitirdi. “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı İşlenen Suçlar” başlıklı rapordaki rakamlara göre 1999’da 642 olan zorla ırza geçme (tecavüz) olayı 2007’de 920’ye yükseldi. 2008’in sadece ilk 3 ayında ise bu rakam 209’a ulaştı. Bu olaylarda 2 kişi hayatını kaybetti. 2007 ve 2008’in ilk 3 ayında toplam 641 tecavüz girişimi yaşandı. Endişe veren rakamlar, çocukların yalnızca dışarıdan değil, aile içi ve akrabalardan gelen cinsel taciz ve tecavüz gibi olayların kurbanı olabildiğini gözler önüne serdi. 2007’de bu şekilde 111 çocuk saldırıya uğrarken 11’i ciddi şekilde yaralandı. Çocuklara yönelik zorla ve tehdit kullanılarak gerçekleştirilen cinsel saldırıların sayısı ise 128… [33]

? Türkiye’de son onbeş yılda, kişiye karşı işlenen suçlarda iki kat artış olurken malvarlığına karşı işlenen suçlardaki (gasp/yağma, hırsızlık, dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma, suç eşyası satın alma, satma ve saklama ile mala zarar verme), artış oranı, dört kat oldu. [34]

* * *

Toplumsal ölçekte yaygınlaşan, kök salan siyaset destekli muhafazakârlık; sosyal yatırımları budayan neo-liberal politikalar ve bunların kaçınılmaz getirisi yoksullaşma/yoksunlaşma; çıkışsızlık içerisinde, tepkilerini ancak içe yöneltebilen, “içten patlamalı” bir toplum; ve tüm bu ilişkilerin “güçlü eril/güçsüz dişil” metaforu üzerine yerleşmesini olanaklı kılan bir zihniyet dünyasının yaygınlaşması…

Bu tablo “Türk kadınının son 2 yılda 3 dakikada bir ‘şiddet içerikli suç’la karşılaş”masını; “1985 cinayette ölenlerin 5’te 3’ünün kadın” olmasını, “ölümlerin en büyük nedeninin cinsiyete dayalı saldırı” olmasını; “kadınların yüzde 5’inin şiddet nedeniyle beklenenden az süre yaşaması”nı, “hamile kaldıkları dönemlerde şiddet görenlerin oranının da yaklaşık yüzde 30” [35] olmasını açıklamıyor mu?

DİPNOT / NOTLAR:

[*] 27 Kasım 2008 tarihinde Bartın Eğitim-Sen’in düzenlediği panelde yapılan konuşma.

[1] Melisa Gürpınar, “Kadın Yazısı”. Elyazısı Yılları. (Turkuvaz Kitap, 2008).

[2] “Düzce Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı’ndan Yrd. Doç. Dr. Bora Büken, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı’ndan Yrd. Doç. Dr. Erhan Büken ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı’ndan Doç. Dr. Zerrin Erkol, Düzce Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı’na cinsel saldırı iddiasıyla başvuran bir grupla araştırma gerçekleştirdi. (…) Araştırma, bu suçlarda saldırganı hiç de uzakta aramamak gerektiğini gösterdi. Buna göre, saldırganların yüzde 43.4’ü tanıdık. Yüzde 13.2’si önceki sevgili, yüzde 11.3’ü koca, yüzde 7.5’i biyolojik baba, yüzde 7.5’i de yakın erkek akraba.” (“Tacizcileri Uzakta Aramaya Gerek Yok!”, Radikal, 19 Nisan 2008, s.4.)

[3] “TESEV Araştırmasının Sonuçları Çarpıcı: İslâmcıyım Ama Din Devleti İstemiyorum”, Radikal, 22 Kasım 2006, s.4.

[4] Şule Çizmeci, “İstanbullu Gençlerin Bir Partisi Bile Yok!”, Radikal Cumartesi, 20 Ocak 2007, s.3.

[5] Umay Aktaş, “Halkımızı Tanıyalım”, Radikal, 14 Haziran 2006, s.7.

[6] “Okumuş Çocuklar ‘Vatan ve AB’ Diyor”, Radikal, 10 Haziran 2006, s.7.

[7] “Evrime En Az Türkler İnanıyor”, Cumhuriyet, 16 Ağustos 2006, s.1-8.

[8] Turan Yılmaz, “Üniversiteli Bile ‘Töre İçin Öldürürüm’ Derse”, Hürriyet, 27 Ekim 2006, s.5.

[9] Akt. Zeynep Oral, “Feminizm Ahlâksızlık Değildir!”, Cumhuriyet, 14 Mart 2008, s.15.

[10] Tarık Işık, “Diyanete Göre Flört de Büyük Günah”, Radikal, 27 Mayıs 2008, s.4.

[11] Neşe Düzel, “İslâm Kadın-Erkek Eşitliğini Kabul Etmez”, Taraf, 29 Eylül 2008, s.11.

[12] Meral Tamer, “Türkiye’de Cinsiyet Uçurumu Derinleşirken…”, Milliyet, 5 Kasım 2008, s.6.

[13] Kadın, “1. Giyim kuşam hevesinden maymun, 2. Fakir düşmeye razı olmadığından köpek, 3. Kocasına ve diğer insanlara kibrinden yılan, 4. Gece gündüz dedikodu yaptığından akrep, 5. Evden eşya sattığından fare, 6. Erkeklere hile kurduğundan tilki, 7. Erkeğine itaat ettiğinden dolayı ‘koyun’dur,” İmam Gazali’ye göre… (Adnan Binyazar, “Kadın Üzerine Çeşitlemeler…”, Cumhuriyet Dergi, No:1181, 9 Kasım 2008, s.8.)

[14] “Vakit Yazarı Cinsel İstismardan Hapiste”, Radikal, 27 Nisan 2008, s.5.

[15] “Türkiye Etiyopya’nın gerisinde”, Cumhuriyet, 13 Kasım 2008, s.9.

[16] Meral Tamer, “Türkiye’de Cinsiyet Uçurumu Derinleşirken…”, Milliyet, 5 Kasım 2008, s.6.

[17] “Kadının Durumu İçler Acısı”, Cumhuriyet, 5 Kasım 2008, s.6.

[18] Mustafa Pamukoğlu, “Kadının Ekonomideki Önemi Yadsınamaz”, Cumhuriyet, 15 Temmuz 2008, s.13.

[19] “Kadınlara Yönelik Şiddet Yüzde 97”, Radikal, 21 Ocak 2002, s.3.

[20] “Kadınlar Cinsel Şiddet Mağduru”, Cumhuriyet, 21 Haziran 2008, s.24

[21] “Beş Yılda ‘Namus İçin’ Bin Kişi Öldürüldü”, Radikal, 20 Haziran 2008, s.10.

[22] Derya Sazak, “Kadın İstihdamı”, Milliyet, 17 Mayıs 2008, s.22.

[23] Selim Efe Erdem, “Çalış, Kazan, Otur”, Radikal, 16 Ekim 2002, s.2.

[24] Meral Tamer, “En Yoksul Kesimde Kadına Hiç İş Yok”, Milliyet, 15 Mart 2008, s.8.

[25] Mahmood Ayub, “Kadınların Konumunu Güçlendirmeliyiz”, Radikal, 11 Mart 2008, s.11.

[26] Deniz Yavaşoğulları, “Kadınlar, Evde Değil İşte Çalışsın”, Cumhuriyet Dergi, No:1167, 3 Ağustos 2008, s.4.

[27] “AKP’nin neo-liberal politikalarının ana gövdesini oluşturan yasal düzenlemelerle birlikte giderek daha belirginleşen kadın düşmanlığı biçimi ise, bir yanda dini muhafazakârlık, diğer yanda katıksız bir sermaye yandaşlığının bir tür sentezi olan yeni-muhafazakârlık.Hükümetin gündemdeki “reform”larında (Anayasa taslağı, SSGSS yasa tasarısı, istihdam paketi) bütün yollar aynı yere çıkıyor: Kadınlar için aile ve evliliğin tek yaşam biçimi hâline gelmesi, bunun dışında hiçbir seçeneğin kalmaması. Ne var ki, özellikle SSGSS ve istihdam paketi bağlamında, kadınlara sunulan bu seçeneksizliğin arkasında yatan tek neden dini muhafazakârlığın kadınları yerleştirdiği yer değil. Bu seçeneksizlik, aynı zamanda da IMF’nin, Dünya Bankası’nın, sermayenin kendi tercihleri ve ihtiyaçları doğrultusunda patriyarkayla el ele vermesinin sonucu olarak ortaya çıkan bir durum. Bunu, Anayasa taslağında ve Başbakan’ın, kimi hükümet sözcülerinin ve devlet bürokratlarının demeçlerinde ortaya çıkan dini muhafazakâr retorik tamamlıyor,” diyor Gülnur Acar Savran. (Gülnur Acar Savran, “Kadın Düşmanlığının Yeni Yüzü”, Radikal İki, 16 Mart 2008, s.7.)

[28] “Kadınlar Eve Çekildi”, Cumhuriyet, 20 Nisan 2008, s.15.

[29] “Onlar Sokaklara Emanet”, Cumhuriyet, 5 Ekim 2008, s.20.

[30] Cihan Oruçoğlu, “Namlunun Ucunda Yaşam”, Cumhuriyet, 28 Eylül 2008, s.20.

[31] “Suç Ortalaması Geçen Yıla Göre Yüzde 60 Arttı”, Radikal, 15 Kasım 2006, s.8.

[32] Turan Kurt-Soner Gürel, “Her 4 Saate 1 Cinayet Her 1 Saatte 1 Kapkaç”, Hürriyet, 28 Kasım 2006, s.4.

[33] Hülya Karabağlı, “Cinsel Saldırıda Ürküten Rapor”, Sabah, 1 Haziran 2008, s.23.

[34] N. Çabuk-Kaya, “Şiddetin Sosyal Dinamikleri: Yoksulluk, İşsizlik ve Göç”. Toplumsal Bir Sorun Olarak “Şiddet”Sempozyumu, Eğitim Sen Yayınları, 2006.

[35] Veriler, sosyal hizmet uzmanı Sebahat Balcı’nın, Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde doktorlara yaptığı sunumdan alınmıştır. Bkz. “Kadının Adı Mezar Taşında”, Star, 15 Kasım 2008, s.9.

______________ Sibel ÖZBUDUN / Yeni Ortam….

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Şebzindedâr

writings of a night watcher

Virginia Woolf

Herkes kendi geçmişini, kalbiyle bildiği bir kitabın sayfaları gibi kapalı tutar ve dostları sadece onun başlığını okuyabilir.

ODILA BLOGGER by OAS

Turkish Geeks on Life & Politics...

YAŞAMAK ŞAKAYA GELMEZ

Facebook adreslerimiz: http://www.facebook.com/ata.fecob - http://www.facebook.com/pages/fvco/107464239362228

Komeleya Çand û Integrasyon a Kurd Luzern

Kürdischer Kultur und Integrationsverein Luzern/Mythenstrasse7,6003 Luzern

DemokratHaber/iDeA

Bağımsız Haber Ve Düşünce Platformu / demokrathabertr.wordpress.com

eren@home ~ $

Açık Kaynak, Linux, Programlama Dilleri, Amatör Telsizcilik gibi konular üzerine düşünceler

Ata FE COB

"En büyük yenilgimiz, bir alternatif fikrini kaybetmiş olmamızdır." ___Michael Lebowitz

Şüpheci Melek

Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıt gerektirir

WordPress.com

WordPress.com is the best place for your personal blog or business site.

CHP SULTANGAZİ

"Direnme gücü, dünya “evet” sözcüğünü duymak istediğinde 'HAYIR' diyebilme yetisidi" E. Fromm. ________“12 Eylül’de ‘HAYIR’ oyu vererek tokat atın, okyanus ötesinden de duyulsun” KILIÇDAROĞLU

%d blogcu bunu beğendi: