Tümdengelim-Tümevarım


Tümdengelim-Tümevarım (Bilimsel Yöntem)
Birçok filozof, bilim adamı ve amatör bilim insanlarının katkısıyla oluşturulmuş olan bir bilimsel yöntem vardır. Bu, birçok yöntemler içinden bir tanesidir. Benim de benimsediğim bu bilimsel yöntemi daha önce, Büyük patlama II – “Bir metafizik Araştırma Programı’nın Eleştirisi”, adlı kitapçıkta şöyle dile getirmiştim: Prof. Dr. Rennan Pekünlü(Ege Üniversitesi)
Tümdengelimsel yönteme yapılan tüm karşı çıkışlar onun bilimsel çalışmalarda yeri olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, çok önemli bir yeri var. Ancak bu, doğanın gözlenmesiyle başlayan ve yine gözlemlerle biten bir çevrimsel çabada atılacak yalnızca tek bir adım olmalıdır. Yeni bir olgunun gözlemlerinden yola çıkan bilim insanı yeni hipotezlere, bu olayı kabaca betimleyebilen yeni kavramlara ulaşabilir. Bu, çevrimsel çabanın tümevarım aşamasıdır. Daha sonra ulaşılan kavrama matematiksel bir biçim verilir ve kavramdan, tümdengelim yöntemiyle sonuçlar çıkarılabilir. Bu da çevrimsel çabanın tümdengelim aşamasıdır. Daha sonra, kuramın sonuçları yeni gözlemler karşısında sınanır. Başarı sağlanmışsa, “kuram doğrudur” denmez, “kuram gözlemlerle tutarlıdır” denir.
Ancak çevrim burada sona ermez. Kuram tutarlılığını kanıtladıktan sonra devreye teknoloji girer. Yeni kuram teknolojide kullanılır: Ya bilimsel araştırmalar için yeni teknolojilerin geliştirilmesi ya da ekonomik amaçlar için yararlılığını göstermelidir. Bu yeni teknolojiler yeni ve beklenmedik olayların gözlenmesine ve çevrimin sürüp gitmesine yardımcı olur. Bu yeni teknolojiler gözlem ve deney aygıtlarımızın açısal, renk ve zaman çözünürlüğünü arttırdığından, bir önceki dönemde oluşturduğumuz ve gözlemlerle tutarlı olan kuramların öngörü gücünü sınar.
Yukarıdaki paragrafta sunulan tanımın özünde, Karl Popper’ın bilimsel yöntem çözümlemesi yatıyor. Konuyla ilgili görüşlerini The Logic of Scientific Discovery adlı kitabında özetleyen ve daha sonra bu kitabın ardından ortaya çıkardığı üç ciltlik (Realism and the Aim of Science; The Open Universe: An Argument for Indeterminism; Quantum Theory and the Schism in Physics) eserleriyle görüşlerini zenginleştiren Popper, ‘Bilimsel bir kuramın yanlışlanabilir olması, bilimle metafiziği ayıran temel ölçüdür. Eğer bir kuram yanlışlanamıyor, yanlışlığını kanıtlayacak hiçbir gözlem ya da deney yapılamıyorsa, bu kuramı kanıtlayabilecek herhangi bir yol da olamaz! Bu durumda kuram hiçbir öngörüde bulunamaz ve değersiz bir söylenceden (myth) öteye de geçemez’ diyor.
BİLİM VE METAFİZİK
“Popper’ın saptamasında Bilim ve Metafizik, birbirini dışlayan iki düşünsel etkinlik alanı olarak sunuluyor. Bilimin yanlışlanabilme özelliği var; ve bu görev gözlem ve deneylere verilmiş; metafizik ise sınanıp yanlışlanmadan bağışık!
“Newton da iki kütlenin birbirine uzaktan çekim kuvveti uyguladığına ilişkin önermeden rahatsızdı. Einstein bu kuvvet yerine uzayın eğriliği kavramını getirdi. Güneş dizgesinde yapılan gözlemler, örneğin Merkür gezegeninin enberi noktasının devinimi; tam Güneş tutulması sırasında uzayın eğriliğini kanıtlayan çekimsel merceklenme gözlemleri; vd. Genel Göreliliğin belli ölçeklerde gözlemlerle tutarlı olduğunu gösterdi. Ancak bugün, süper gökada kümeleri gibi devasa ölçeklerde Einstein’ın Genel Görelilik kuramı çalışmıyor!
YANLIŞ ANLAMA
“Yanlışlanabilirlik” (falsifiability) kavramı çoğu kez yanlış anlamaya neden olabiliyor. ‘Newton’un da Einstein’ın da çekim kuramları yanlışmış!’ biçiminde bir saptama, gerçeği yansıtmaz. Her iki kuramın da geçerlilik sınırları vardır. Bugün heriki kuram da bilimsel çalışmalarda kullanılıyor. Bunlara, benzetme yerindeyse, spiral merdivenin basamakları gözüyle bakabiliriz.
“Popper, özgeçmişini anlattığı “Unended Quest” adlı kitabında, düşünsel olarak sosyalizme yakınken Avusturya’da sosyalistlerle polislerin sokak çatışmasından korkup “sir” ünvanına layık görüleceği cepheye “kaçışını” anlatıyor. Bir zamanların sosyalist Popper’ı diyalektik materyalizmin ilkelerini kuşkusuz çok iyi biliyordu. Popper bu ilkelerden birisi olan “yadsımanın yadsıması” nı (negation of negation) toplum mühendisliği adına, felsefe dünyasına “yanlışlanabilirlik” olarak, sanki yeni bir kavrammış gibi sunuyor.
Einstein, Newton’un omuzları üzerinde yükselerek Genel Göreliliği oluşturdu. Bugün Einstein’ın omuzlarında yükselecek olan evrenbilimciler süpergökada kümeleri ölçeklerinde gözlemlerle tutarlı kuramsal çekim modelleri oluşturacak. Bilimde ‘son bilgi saplantısı’ yoktur. Richard Feynmann’ın güzel betimlemesiyle, “Biz bilimsel kesinliğin yerine bilimsel ilerlemeyi yerleştirdik”.
“Popper, bilimle metafiziği birbirini tamamen dışlayan iki olgu olarak sunuyor. Öyle de olsa, aralarında bir ilişki, etkileşim olmalı. Popper’dan dinleyelim: ‘Spekülatif yaratıcılıkla, deneylere açık, sınanabilme özelliği gibisinden birbirine yabancı iki ayrı olgunun birlikteliği olarak tanımlayabileceğimiz fiziksel bilimlerin evreni tanımamızdaki görevleri çok önemlidir.
‘Evrenbilim spekülasyonları bilimin gelişmesinde daima önemli bir rol oynamış ve oynamaktadır. Bu spekülatif kuramları inceleyerek onların gelişimini sağlayabilir, daha önemlisi, bu kuramları deneysel olarak sınanabilir duruma getirebiliriz. (Durgun Durum evren modelinin kuramcıları bunu başarmış ve sınavların işaret ettiği doğrultuda ilerleyerek modelin geçersizliğini onamışlardır)”.
Tam bu aşamada Popper salvosunu savuruyor: “Evrenbilimdeki spekülasyonların çoğu, özellikle de başlangıç aşamalarında, deneysel olarak sınanma ve yanlışlanabilmeden uzaktır; bu nedenle, adı geçen spekülasyonları ‘bilimsel’ olmaktan çok ‘metafizik’ olarak nitelemeyi yeğliyorum’ (Popper, K., Quantum Theory and the Schism in Physics).
Bugünkü evrenbilim paradigması LCDM. Diğer bir deyişle, a) uzayın genişleme hızı zamanla artıyor; b) evren enflasyonist bir genişlemeyle başladı (metafizik!); c) evrenin erke – özdek içeriğinin %70 denlisi karanlık erke (metafizik!), % 25 i soğuk karanlık baryonik olmayan özdek (metafizik!), % 5 i de bildiğimiz, elektron, proton ve onların kombinasyonlarından oluşan helyum, oksijen, karbon, azot, kükürt, demir, vb (fizik). Kısacası, LCDM nin %95 denlisi metafizik, yani gözlem ve deneyden bağışık spekülatif ‘nesneler’!
METAFİZİĞİN ETKİSİ
“Popper, aynıeserinde önemli bulduğu bazı evrenbilim kuramları için ‘metafizik doğaya sahip araştırma programları’ kavramını kullanıyor. Popper’a göre bu kavram, adı geçen kuramların ikili doğasını yansıtıyor:
  1. Bilimsel araştırmaların yönünü ve doğasını saptayan programsal doğası, 
  2. Kuramın (en azından başlangıçta) sınanamayan, dolayısıyla metafizik doğası. Popper, ‘metafizik doğaya sahip araştırma programları’ kavramını, henüz sınanabilme aşamasına gelememiş olan kuramlar için kullanıyor. Bu programlar zamanla bilimsel kuram düzeyine çıkabilir. ‘Metafizik doğaya sahip araştırma programlarını eleştirmek oldukça zordur. Bu programların herhangi bir eleştiriye açık kalmaksızın uzun bir ömre sahip olmaları da olasıdır.
Popper burada ilginç bir saptamada bulunuyor ve …bilimin gelişme aşamalarının hemen hemen hepsinde metafizik düşüncelerin, yani sınanması olası olmayan düşüncelerin denetiminde olduğumuz gerçeğinden sözediyor. Bu, bilimsel ilerlemelerimizde metafiziğin büyük bir dürtüsü var, anlamına mı geliyor? İlerlemeyi, fizikle metafiziğin diyalektik birlikteliği ve çatışması mı sağlıyor?Popper, metafizik düşüncelerin problem yaratmaya yaptıkları katkıya ve bu problemlerin çözüm yollarının belirlenmesinde oynadıkları role özel bir önem veriyor. Problem durumları olarak adlandırdığı bu durumların, bilimde üç ayrı etmenin sonuçları olduğunu vurguluyor:
  • Belli bir alanda baskın kuram olma ayrıcalığını yakalamış olan kuramın bir tutarsızlığının ortaya çıkması; 
  • Kuramla deney arasındaki tutarsızlığın belirlenmesi (kuramın deneyle yanlışlanması) ve 
  • Popper’ın en önemli olarak nitelediği etmen, kuramla ‘metafizik doğaya sahip araştırma programı’ arasındaki ilişki.
Metafiziğin tarih sahnesine çıkışı, evrimi ve kendisine yöneltilen eleştirileri bir yana bırakıp, incelememizi Popper’ın yalın metafizik tanımıyla, (“gözlem ve deneylerle sınanamayan”) sürdürelim.
“Yukarıda sözü edilen ‘metafizik doğaya sahip araştırma programlarının bilimsel fizik özelliğinden çok metafizik veya spekülatif fizik özelliğine sahip olduklarını anlıyoruz. ‘Bu özelliklerine karşın bu programlar, bilim için gereklidir. Ortaya ilk atılışları sırasında hepsi, sözcüğün tam anlamıyla metafizik doğaya sahipti (bunlardan bazıları daha sonra bilimsel olma özelliğini kazandı); bu programlar, çeşitli sezgiler (intuition) temelinde oluşturulmuş, usu hemen hemen hiç kullanmayan çok büyük genellemelerdir. Bugün bu programlardan çoğunun yanlış olduğunu görüyoruz. Bunlar, evreni – gerçek evreni – bir bütün tablo olarak sunma çabalarıydı. Başlangıçta oldukça spekülatiftiler; sınanmaya açık değildiler. Aslında bunların hepsi, bilimsel doğaya sahip olmaktan çok, bir düş veya söylence niteliğindeydi. Ancak bilime problem ve amaç vermede ve esin kaynağı olmada yardımcı oldular’ (aynı kaynak, s. 165).
EĞER HAKLIYSA…
“Eğer Popper ‘haklıysa’, Fizik – metafizik çatışması bilimi ilerletmede büyük bir güç kaynağı olabilir. Metafizik, tümdengelim yönteminde verimli topraklar buluyor. Metafiziğe izin vereceksek, bunun dozunu nasıl ayarlayacağız? Bilim insanının çağın gelişmişlik düzeyi ve ideolojisine uygun program saptama sorumluluğu nerede devreye girecek? “Birazcık spekülasyon” birazcık hamileliğe benziyor! Doğan çocukların adı da hep aynı: ‘Metafizik doğaya sahip araştırma programları’! “Metafiziğin büyük ölçüde tümdengelim yönteminden sızdığını bir kez daha yinelemeliyiz. Ancak savunulması gereken salt tümevarım da değil kuşkusuz! Gözlem ve deney verilerinin yığıldığı, usun kullanılmadığı yerde de entellektüel durgunluk başlar. Burada metafizikle tümdengelim yöntemini özdeşleştirmediğimi bir kez daha vurgulamak istiyorum. Metafizik, kendini gerçekleştirebilmek için tümdengelimi daha rahat kullanabiliyor.
İşte benim Büyük patlama evren modeline karşı yönelttiğim tüm eleştirilerin nedeni, hem kendimi hem de ilgili okuyucuları bu konuda uyanık tutmak!
  1. 28/01/2012, 10:50

    Eleştirel akılcılık mı, eleştirel gerçekçilik mi?
    Tümevarım metodu olmasaydı, 2600 yıllık bilim tarihimiz de olmazdı.

    Osman Bahadır bahadirosman@hotmail.com

    Akıl doğanın ürünüdür, doğa aklın (ürünü) değil. Bu gerçeklikten veya saptamadan ulaşacağımız ilk sonuç, asıl önemli olan şeyin, aklın sınırlarının ve tasarımlarının neler olduğu değil, gerçekliğin kendisinin ve sınırlarının neler olduğudur. Akıl, gerçekliği anlamamızda ve kavramamızdaki yegane aracımızdır. Ancak biz aklımızın sınırları ve imkanları ölçüsünde gerçekliği (içimizdeki ve dışımızdaki evreni) kavrayabiliriz. Bugün aklımızın nihai ürünü olan bilgilerimizin dışında kalan hala devasa büyüklükte bir gerçeklik alanı (evreni) var.

    Bizim şimdiye kadarki en büyük “şansımız”, doğanın anlaşılabilir olmasıdır. (Gerçekte anlaşılması zor olan şey, doğanın işleyişinin anlaşılabilir olmasıdır.) Doğanın anlaşılabilir olması gerçeği veya başka bir deyişle akıl adını verdiğimiz tüm kavrama yetilerimizin doğayı açıklamaya yönelik ilişkiler kurabiliyor olması, bizim geçmişteki tüm bilimsel çalışmalarımızın temeli ve gelecekteki çalışmalarımızın da umududur.

    Ancak asıl olan gerçekliğin kendisidir. Dolayısıyla gerçekliği kavramaya çalışırken aklımız gerçeklikten yola çıkar ve incelediği olguyu açıklarken de gerçekliğe bağlı kalır. Bu sıradaki en büyük yardımcısı ve esin kaynağı da (tüm olguları gözleyemediği için) tekil olgunun kendisidir. Tekil olgudan (veya olgulardan) hareket ederek veya esinlenerek, ilişkili olguların tümünü kapsayan bir hipotez oluşturur. (Tekilin gözlenmesinden başlamaksızın test edilebilir bir hipotez oluşturmak sadece “Tanrı”’ya mahsustur). Sonra da bu hipotezini tüm tekiller aleminde test eder. Bu testlerden her zaman başarıyla çıkan bir hipotez veya tez, gerçekliği (doğayı veya doğa yasalarını) temsil eder ve teori adını almaya hak kazanır.

    Tümevarım ilkesi (analoji ile birlikte), tümdengelim ilkesinden ayrılamaz ve tarih boyunca da bunlar birbirlerinden ayrılmamıştır. Bu iki ilke her zaman birlikte çalışır. Tümevarım ilkesini kaldırdığımız anda, tümdengelimle birlikte bilimsel faaliyet ve dolayısıyla bilim de derhal çöker. Sadece bir örnekle yetinmemiz gerekirse, Darwin, tümevarım ilkesini kullanmamış olsaydı, Türlerin Kökeni’ni asla yazamazdı ve doğal seçilim ilkesini de formüle edemezdi. Doğal seçilim ilkesi, birçok tümevarımsal gözlemden sonra ulaşılmış tümdengelimci bir tezdir.

    Çok sayıda beyaz kuğunun varlığını gözlemlemiş olmamız, elbette bütün kuğuların beyaz olduğu anlamına gelmez. Ve sadece bir siyah kuğunun görülmesi, “kuğular beyaz olur” önermesini çürütmeye yeter. Ancak kuğuların sürekli olarak beyaz çıkması, “kuğular beyaz olur” önermesini, “kuğular siyah olur” önermesi karşısında güçlü ve geçerli kılar. Gözlem verilerinin, önermeler için değer oluşturucu nitelikleri de buradan gelir.

    Aklımızın, gerçeklerle hiçbir ilişkisi bulunmayan şeyleri hayal etme, canlandırma yetisi vardır. Metafiziğin kaynağı da zaten bizdeki bu sonsuz hayal gücü yetisidir. Metafizik kendi başına güzeldir ama doğadaki tüm gerçekliklerden kopuk bir metafiziğin kime ne faydası olabilir? Böyle bir metafiziksel kurgulamanın yarattığı olgular nasıl test edilebilir? Fiziksel dünyadan kopuk bu tür bir hayal gücü, “eleştirel” olsa da hangi anlamlı sonuçlara ulaşabilir? Öte yandan eğer bir metafizik, kısmi gerçeklik özelliği taşıyorsa -ki genellikle de böyledir- mutlaka tümevarımsal esintiler de içeriyor demektir.

    Bütün idealizm düşüncesi, Platon’dan beri, doğa kavrandığı için ve onu kavrayanlar bulunduğu için doğanın var olduğu temeli üzerinde yükselmiştir. Gerçekte ise doğa olduğu için onu kavrayanlar da vardır ve doğa kendisini kavrayanlardan bağımsız olarak mevcuttur.

    Metafizik idealisttir ve (felsefi anlamda) akılcılık metafiziktir. Bilim, büyük tarihi boyunca her zaman eleştirel gerçekçilik yolundan yürüyerek başarılı sonuçlarına ulaşabilmiştir.

  2. 28/01/2012, 10:52

    Tümevarım ve Bilim Yöntemi: Gözden kaçan bir nokta..
    Dr. Cengiz Erbaş, cengiz_erbas@yahoo.com

    Sayın Orhan Bursalı, Cumhuriyet Bilim Teknoloji dergisini ailecek büyük bir zevkle okuyoruz. Bilim ve teknoloji gündemini izlememize yardım eden bu değerli kaynağı hazırladığınız ve 25 yıl boyunca devam ettirme başarısını gösterdiğiniz için size ve çalışma arkadaşlarınıza teşekkürlerimizi iletmek istiyorum.

    Tümevarım ve Bilim Yöntemi ile ilgili olarak son iki sayınızda Celal Şengör ve Bozkurt Güvenç’in yazılarını ilgiyle okudum. Tartışmaya ben de küçük bir katkıda bulunmak istedim.

    Mantık kitaplarından Bozkurt Güvenç hocamızın da sorgulayarak aktardığı “Bilimsel bulgu ve veriler ne kadar çok olsa da, n+1’ci bulgu farklı olabileceği için tümevarımla kesin sonuçlara ulaşılamaz.” ifadesi insanın sağduyusuna hitap ediyor gibi görünse de, hemen fark edilemeyen önemli bir problem daha içermektedir. Üzerine dikkat çekilmezse, bu problem, yukarıdaki ifadenin bilimsel kuramlar ile çok yanlış biçimde ilişkilendirilmesine neden olabilir. Tümevarım ve Bilim Yöntemi konusu açılmışken, bundan bahsetmeden geçmenin eksiklik olacağını düşünüyorum.

    Yukarıdaki ifade, tanımlanmış bir parametrenin, gene tanımlanmış başka parametreler cinsinden ifade edilmeye çalışıldığı durumlarda kullanılabilir. Fakat unutulmamalıdır ki, bilimsel çalışmaların önemli bir bölümü bu tür “tanımlı” bir çerçeve içerisine hapsedilemez.

    Tam tersine, bu tanımlama süreci, bilimsel çalışmaların en önemli niteliklerinden birisidir de. Bilim dalları, ilgi alanlarına giren (ve çoğunlukla kısmen-tanımlanmış) terimler arasındaki ilişkileri aramanın yanı sıra, bu terimler nasıl tanımlanırsa doğadaki süreçleri en doğru biçimde ifade etmemize yardım eder, sorusuyla da boğuşur. Bilim dalları geliştikçe, erişebildiği, ölçebildiği alan genişledikçe, kullandıkları terimlerin tanımları da değişir ve aynen canlılarda olduğu gibi evrilir (*).

    Fizikten örnek vermek istersek, 16. yüzyılda “zaman (t)” ile ifade edilen şey ile 21. yüzyılda “zaman (t)” ile ifade ettiğimiz şey aynı şeyler değildir. Klasik (Newton) fizikten, relativistik (Einstein) fiziğe geçerken “zaman” teriminin tanımı da değişmiştir, zenginleşmiştir.

    Klasik fizikte zaman mutlaktır, eğilmez, bükülmez, hızlanmaz, yavaşlamaz. Relativistik fizikte zaman olarak tanımlanan şey çok farklıdır. Einstein, bazı kişiler tarafından söylendiği gibi, Newton fiziğini çürütmemiştir (**). Einstein’ın büyük katkısı, klasik fizikte kullanılan terimleri, doğayı daha doğru ifade edebilecek biçimde yeniden tanımlayabilmiş olmasıdır.

    Einstein, Newton fiziğini çürütmemiştir, Newton fiziğini, halen üniversitelerde okutuyoruz ve günlük hayatımızda çok yaygın olarak kullanıyoruz. Einstein, Newton fiziğinin uygulanabilir olduğu alanın sınırlarını çizmiştir, netleştirmiştir. Bilim gözlemleyebildiği, ölçebildiği, sınayabildiği şeylerle ilgilenir. Sınanamayan şeyler, fiziğin ilgi alanına girmez.

    Bilimin görüş beyan etmediği bu alanları sahiplenmeye çalışan dayanaksız uğraşıya metafizik diyoruz. Bilimsel kuramlar, henüz gözlemleyemediğimiz olaylarla ilgili tahminlerde bulunmamıza yardım ederler, fakat bu tahminler ilerde yapılacak gözlemlerle sınanmaya açıktır. Unutmamak gerekir ki, bilimin gözlemleyebildiği alan her geçen gün büyümektedir. Newton’un gözlemleyemediği şeyleri, Einstein gözlemleyebilmiştir. Onun gözlemleyemediklerini, bugün fizikçiler gözlemleyebilmektedirler.

    “Evren” olarak adlandırdığımız şeyin tanımı da, son 30 yılda (özellikle süper-sicim kuramı ile birlikte) evrilme işaretleri vermektedir. “Evren”in bugüne kadar tanımının yapılmaya çalışıldığını sanmıyorum. Fakat bu terimin çoğunlukla, gözlemleyebildiğimiz 3 uzay boyutu ve 1 zaman boyutunun toplamı olan 4 boyuta karşı gelecek biçimde kullanıldığını söylesek yanlış olmaz.

    Fakat, super-sicim kuramı, bu 4 boyutun ötesinde, bizim bugüne değin gözlemleyemediğimiz boyutlar olabileceğini de söylüyor [1,2]. Fizikçiler, bu yeni boyutları deneysel olarak sınamanın bir yolunu bulabilecekler mi, önümüzdeki yıllarda göreceğiz.

    Einstein’ın görecelik kuramı, bugüne değin bu 4 boyut içerisinde yapılan gözlemlerin tümünü başarıyla açıkladı. Yarın varılacak bulgularla 4 boyutun ötesine çıkıldığında görecelik kuramının geçerliliğini yitirdiği anlaşılırsa, görecelik kuramı çürütüldü mü, diyeceğiz? Yoksa, görecelik kuramının yalnızca eski “evren” tanımı içerisindeki çerçevede uygulanabilir olduğunu, yeni “evren” tanımı ile birlikte kullanılamayacağını mı, söyleyeceğiz?

    Notlar: (*) Bilim tarihi, bu açıdan bakıldığında, bilimsel terimlerin, öteki bilimsel terimler ve kuramları da barındıran eko-sistem içerisinde ve bu eko-sistem ile birlikte nasıl evrimleştiklerinin bir anlatımı olarak da görülebilir. (**) Birbirinden farklı tanımlanmış “t” parametreleri içeren iki ayrı formülün farklı sonuçlar veriyor olması, bu iki formülden birinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Işık hızına yakın bir hızda saptanan n+1’ci bulgu klasik fiziği çürütmüş olmaz. Yalnızca, klasik “zaman” teriminin ışık hızına yakın hızlarda uygulanabilirliliğini yitirdiğini gösterir. Kaynaklar: (1) Brian Greene. The Fabric of the Cosmos: Space, Time and the Texture of Reality, Vintage, 2005. (2) Stephen Hawking, Leonard Mladinow. The Grand Design, Bantam, 2010.
    ____________________________________________________

    Bilimsel Yöntem: Tümevarım, Zaman ve Newton’a Haksızlık
    Bozkurt Güvenç
    Sayın Cengiz Erbaş, yorumunuzdan mutlu oldum. Yıllarca Bilim Metodolojisini anlayıp kullanmaya ve uyugulamaya çalışımış bir öğrenci olarak, Newton’a haksızlık edildiği kanısındayım.

    Newton’nun “t”sini geometrinin 3 boyutuna benzeterek kullanan bilginler Zamanın “ne”liğini sorgulamadılar. İki boyutlu mekanda değişim versus zaman ilişkilerinde Newton’un “t” sinin bağımsız bir değişken gibi yorumlandığı görülür. Bu karma karışık (complex/ complicato) dünyamızda kitle, kuvvet ve enerji’den başka bağımsız var mı? Nedensellikten kurtulamayan, kimi bilginler, sanki zaman değiştiği için taş düşer, üretim artar,/ya da azalır vb, vb. Oysa Newton’nun “t”si kartezyen grafiklerde hiç görünmeyen yer çekimidir, vb.

    Sosyal bilimlerde çok kullanılan “z” (zaman) serilerindeki zaman ekseni, bir dizi bilinmeyen/ anılmayan değişkenin zarfıdır. Sanırım bu gerçeği en iyi anlayan ve aşmaya çalışan Einstein idi. Newton’u aşmak ya da çağdışı bırakmak şöyle dursun, bilimin O’na ne neler borçlu oldğunu en iyi anlayan ve anlatan Einstein olmuştu, sanırım. Ayrı ayrı zaman mekanı yok, ZamanMekan var’a ulaşması kanaatımca, tümevarımın en çarpıcı örneklerinden birisiydi. Belki büyük dehalar bilim yapmak için tümevarıma ihtiyaç duymazlar, ama sıradan, sınırlı bir öğrenci olarak hep tümevarımla yaptım, yazdım. Sosyalbilimci Moore, şöyle yorumlamıştı Enstein’ın ZamanMekan’ını:

    “Zaman yoksa değişim olmaz, değişim yoksa zaman algılanamaz!”

    Zamanı, takvimin ve saatin göstergeleri olarak anladıkça bu çıkmazdan nasıl kurtuluruz? Dawkins, Youtube’de Müslüman Hamza’ya bunu anlatmaya çabalıyor. Sanırım eğitimimiz ve toplumumuz, zamanı hala olaylarla değil yıllarla ölçüyor. Kaç yıllık lise veya BAŞKANLIK? Bakalım neler, neler olacak 2012’de? Neler yapacak yeni YÖK Başkanı, ya da yeni Anayasa? Ben müneccim değilim diye direnen gökbilimci Taküyeddin’i saygıyla anıyoruz ama henüz aşamadık.

    Çalıştığım kurumdaki deneyci/fizikçi arkadaşıma ‘zaman’ı nasıl yorumladığını sormuştum. Yanıtını unutmam: ”Ölçerim, okurum, yazarım çizerim, kullanırım. Zamanın doğası, ‘ne’liği beni hiç mi hiç ilgilendirmez,” demişti, biraz övünçle!

    Büyük bir düş kırıklığı içinde Sosyal-Kültürel Değişim denememde bir “Zaman-Mekan bölümü” yazmıştım, sorunu anlamak için (Hacettepe Ü yayını 1976, korsan baskıları yapıldı) ama OKUMAYAN bilim dünyamızın dikkatini çekmedi, eleştirisine mazhar olmadı- bir kaç DERTLİ Ph D öğrencisi dışında.

  3. 28/01/2012, 10:58

    Tümevarım ve bilim yöntemi

    CBT’nin 1293’üncü sayısında, sevgili dostum ve hocam Bozkurt Güvenç Bey, üniversitede kendisine anlatılan tümevarım süreci ile lisede felsefe derslerinde öğrendiği tümevarım yönteminin geçersizliğini karşılaştırarak, aslında ikisinin ayrı şeyler olduğunu söylüyor… Celal Şengör

    Bozkurt Hocam bilimsel yöntem olarak kendisine öğretilen tümevarımın gözlem, adlandırma, sınıflama, sınıflararası olası ilişkiler üzerine kurulan varsayımlar, varsayımların sınanıp doğrulanmasıyla üretilen paradigmalar ve nihayet kuram silsilesinin; felsefede öğretilen, bilimsel bilgi ne kadar çok olursa olsun n+1’inci bulgu farklı olabileceği için tümevarımla kesin sonuçlara ulaşılamaz teziyle aslında uyum içinde olduğunu söylüyor. Bana yönelttiği soru şu: «Felsefe tarihinin tümevarım kavramıyla, bilimin tümevarım yöntemi arasında bir fark mı var; yoksa ben mi yanılıyorum?» Ben Bozkurt Hocanın yanıldığı kanısındayım, ama kendisini hocaları yanıltmışlardır. Sanırım bilhassa ABD’deki ampirist gelenekten gelen hocalar. Öncelikle, Bozkurt Bey’in «bilimsel yöntem» diye betimlediği gözlem, adlandırma, sınıflama, sınıflararası olası ilişkiler üzerine kurulan varsayımlar, varsayımların sınanıp doğrulanmasıyla üretilen paradigmalar ve nihayet kuram silsilesi, bilimin gerçek işleyişinde hiçbir zaman var olmamış, idealize ve hayali bir silsiledir ve Bacon’un Novum Organum’undaki programa dayanır.

    BİLİM GÖZLEMLE BAŞLAMAZ!
    Sanılanın tersine hiçbir bilim işe gözlemle başlamaz. Bunun böyle olduğunu görmek isteyen okuyucum kendi kendisine veya etrafındaki dost veya akrabasından birine «gözle!» komutunu versin. Kuşkusuz, komutu verdiği kişi kendisine şaşkın gözlerle bakarak «Neyi gözlememi istiyorsun?» diye soracaktır. Bu soru bize derhal her gözlemin arkasında aslında bir seçimin olduğunu gösterir. Gözlemek istediğimiz nesne veya süreci biz seçeriz. Bu seçim de daha önceki bilgilerimize dayanarak yapılır.

    Burada gene geçen haftaki yazımda tartıştığımız Tanrı’nın varlığı muhakemesindeki sorun karşımıza çıkmaktadır: Gözlemimize ışık tutan bir önceki bilgi neye dayanıyordu? O da bir evvelki gözlemlerin yorumuna dayanır. Peki o gözlemler nasıl yapılmıştı? Onlar da bir önceki bilgi hazinesinin bize sunduğu seçeneklerden seçilerek yapılmıştı….

    Sonu yokmuş gibi görünen bu silsilenin sonu, canlının doğarken beraberinde getirdiği ve evrimin canlının genlerine kodladığı, büyük Alman filozofu Kant’ın à priori (yani önceden) elde edilmiş bilgi dediği, bizimle birlikte doğan bilgilerdir. Mesela, yumurtadan çıkan deniz kaplumbağası yavruları hiç şaşırmadan doğru denize koşarlar. Bu onlarla birlikte doğan ve evrimce programlanmış bir bilginin eseridir. Bilimde de her bilim insanı işine kafasında belli bir bilgi dağarcığı ile başlar. Bunlar onun mesleki eğitiminde edindiği bilgilerdir ve her biri varsayımsaldır. Bilimcinin görevi bu varsayımları kontrol ederek yanlış olanları varsa onları elemektir.

    Özellikle genel sorunları çözmeye çalışan varsayımlar asla doğrulanamaz. Diyelim ki, on bin beyaz kuğu gördünüz ve «tüm kuğular beyazdır» varsayımını geliştirdiniz. Sonra on bin+1., on bin +2., on bin+3. vs kuğular da hep beyaz çıktı.

    Bu ek gözlemler varsayımınızı doğrular mı? Hayır. Çıkan on bin+n. kuğunun da beyaz olacağı ne malumdur? Ama bir siyah kuğu görür görmez, «tüm kuğular beyazdır» varsayımınızın kesin olarak yanlış olduğunu bilirsiniz. Dolayısıyla genel varsayımlar sadece yanlışlanabilirler; doğrulanamazlar. Bu da Bozkurt Bey’e öğretilen silsilenin içindeki bir başka mantık hatasıdır ki buna ilk defa büyük İskoç felsefecisi David Hume dikkat çekmiştir.

    BİLİMSEL YÖNTEM NASIL GELİŞİR?
    Bu nedenle bilimsel yöntem aslında şöyle gelişir: Önce bir varsayım; sonra bu varsayımdan belli çıkarımlar yaparak bunları gözlemle kontrol etmek (neyin ne detayda gözlenmesi gerektiğini çıkarımlar belirler), yanlışlanan varsayımları elemek ve derhal yeni gözlemleri de açıklayabilen yeni bir varsayım üretmek ve kontrol sürecini yeniden başlatmak. Eğer kâinat sonsuz ise, bu yöntem bilimin de sonunun olmayacağını gösterir ki bence bilimin en hoş ve çekici yanı budur. Bilim tüm otorite ve nihailik iddialarını çürütür. Bilimde tüme asla «varılmaz» (çünkü bu mümkün değildir) ama tüm «varsayılır» ve bu varsayım gözlemle kontrol edilir.

    Bozkurt Bey felsefeyi ve mantığı lisede büyük düşünürümüz Hasan-Âli Yücel’in kitaplarından okumuştur. Ben Hasan-Âli hakkında yazdığım kitabımda onun Popper’den bağımsız olarak tümevarımın tutarsızlığını gördüğünü ve varsayımın önemini fark ettiğini anlatmıştım.

    Sanırım Hasan-Âli’nin bu sezgisinin kaynağı, hocası Fuad Köprülü’nün büyük eseri «İlk Mutasavvıflar»ın giriş kısmında bilimsel yöntem hakkında söyledikleridir. Bozkurt Bey’in otuzlu ve kırklı yıllarda lisede aldığı (ve İTÜ’de devam ettirdiği) tahsil, kendisinin ve sevgili arkadaşı Prof. Doğan Kuban’ın da arada bir bizlere anlattığı gibi, ABD’de MIT’de verilen tahsilden daha kaliteliydi.

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Şebzindedâr

writings of a night watcher

Virginia Woolf

Herkes kendi geçmişini, kalbiyle bildiği bir kitabın sayfaları gibi kapalı tutar ve dostları sadece onun başlığını okuyabilir.

ODILA BLOGGER by OAS

Turkish Geeks on Life & Politics...

YAŞAMAK ŞAKAYA GELMEZ

Facebook adreslerimiz: http://www.facebook.com/ata.fecob - http://www.facebook.com/pages/fvco/107464239362228

Komeleya Çand û Integrasyon a Kurd Luzern

Kürdischer Kultur und Integrationsverein Luzern/Mythenstrasse7,6003 Luzern

DemokratHaber/iDeA

Bağımsız Haber Ve Düşünce Platformu / demokrathabertr.wordpress.com

eren@home ~ $

Açık Kaynak, Linux, Programlama Dilleri, Amatör Telsizcilik gibi konular üzerine düşünceler

Ata FE COB

"En büyük yenilgimiz, bir alternatif fikrini kaybetmiş olmamızdır." ___Michael Lebowitz

Şüpheci Melek

Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıt gerektirir

WordPress.com

WordPress.com is the best place for your personal blog or business site.

CHP SULTANGAZİ

"Direnme gücü, dünya “evet” sözcüğünü duymak istediğinde 'HAYIR' diyebilme yetisidi" E. Fromm. ________“12 Eylül’de ‘HAYIR’ oyu vererek tokat atın, okyanus ötesinden de duyulsun” KILIÇDAROĞLU

%d blogcu bunu beğendi: