Yazmak, Yazmamak…


Yazmak; konuşurken ağzından çıkanı kulağın duyması gibi değildir, yazı yazdıktan sonra gözünün önünde o hep çekmecede, dosyada ya da neredeyse orada duracaktır. Siz onu unutsanız da o yazı sizi unutmayacaktır.

Türk biyografi yazarlarının en büyük sıkıntıları çok okumuş çok ünlü bilim adamlarının dahi anılarına, sevgililerine yazdığı mektuplara rastlayamamış olmalarıdır.

Evinize gelen misafirlerden dahi bir çoğu sizden habersiz gittiğinde bir not bırakamayabilir ama bırakanları başka hatırlarsınız.

Hiç konuşmadığınız için suçlanabilirsiniz, hiç düşünmediğiniz için eleştirilebilirsiniz ama yazmadığınız için asla…

Okuma-yazmanın, yazma ile başladığı düşünüldüğünde kimsenin yazmaması da ilginçtir.

Yazma eylemi başlarken anlam içermeyen sözcükler resim gibidir tüm harfler bir resim ama içerdikleri düşünceler onları gerçekten bir yazı yapar.

Okumak da seslendirmek değil anlamaktır. İşin karışık kuruşuk tarafı da buradadır.

Ne ki, yazmak da öyle kolay değildir. Yazmadığın için suçlu olunmaz, yazdığın için olunur. Yazan “Tosun” bile olsa kaleminin yalnızca kağıdı çizmeyeceğini bilir. Belki işin adrenalin takviyesi buradadır.

Yazmaya meraklıların önleri engel doludur.

Yazmama önerilerinden biri;

“Sen kim oluyorsun da yazıyorsun?”dur. “Yaşın başın kaç, daha otuzuna gelmedin ne biliyorsun da neyi yazacaksın?” Oysa en güzel yazılar küçük yaşlarda yazılır.

Bilmediğin halde konuşabilir düşünmediğin halde akıl verebilirsin ama duyumsamadan asla yazamazsın.

Evet yazıcının ruh hali “beni dinleyin” der, biraz dikkat çekmek isteyen ergen bir ruh halidir bu. Ama başçavuşun eşeği ne yaparsa yapsın o pek ilgilenmez ve yazar, niye yazıyorsa.

Olması gereken budur ve yazan bir insana Sokrates gibi, “erdemli olmak için övünmemen ve yazmaman gerekli” dediğinde susmasını da önermiş olunur. Sokrates erdemli olduğu halde ünlü bir filozof olmakta bir sakınca görmemişse ünsüz ya da ünlü olmak bir yana yazmak ayrı bir ruh halidir.

Yazmak; Kendini önemsememekle önemsemek arasında bir duygu halinde bir yolculuk, sözel anlatımdan başka bir matematik…

Doğrusu, yazanın yaptığı çok akıllıca bir iş değildir.

Bu yüzden onu eleştirmek gereklidir.

“Sanki herkes yazı yazamaz”.

“Sanki isteseydi” o, (eleştiren) yazamazdı.

Gerçi bugüne dek cep telefonuna mesaj yazma sıkıntısı da vardı ama olsun o yazmıyor. Çünkü bir gün yazacak ve kainat ortasından Bursa şeftalisi gibi yarılacaktır.

Böylesi sağlam eleştiriler karşısında eleştirilen yazar garibim de “abi ben kuran yazmak istemiyordum sadece roman yazdım” diyebilir.

Kimi “dost eleştirmen sınıfı” yazılan kitabın önsözüne bakar bakar ve özlü bir söz söyler

“Bu kitabın önsözü önce mi yazıldı, sonra mı, çünkü önsöz en son yazılır” gibilerden geğirebilir.

“Önsöz önce yazıldıysa okumam, sen işi bilmiyorsun ben iyi bir okurum. Sen yazma” diye sizi ıslatabilir,

Siz ona “olur” demelisiniz, ama yazacaksınız mecburen. O da yazmadığı için hep Nietzsche kadar akıllı, Dostoyevski kadar beğenilir kalacak..

Yazılacak şeyleri önemsediğiz de bunların yazılamaz olduğunu önemsemediğinizde yazılmaya değer olmadıklarını düşünürseniz asla yazmamak için kendinize uygun bir bakış açısı buldunuz demektir.

Her şeye karşın siz yazdığınızda hep birileri çıkıp;

yazdıklarınızdan sizin ruh tahlilinizi yapmaya çalışacak; “Sen şu durumda, bu haldeki tiple kendini anlattın, yazmak düşsel örüntüleri kurgulamaktır olmamış” canım diyebilecektir.

“Aaa ne ayıp yapmışım yazmayayım” bari demelisiniz ki, o da kahvesini höpürdeterek keyifle yutsun.

Sakın bu kez, “hayali bir örüntüyü” çok severek eğlenerek yazmaya kalkmayın. Hemen biri koşa koşa gelir “gerçekleri anlatmak varken bunca sorun varken laylamloy yazıyorsun ne ayıp” diyebilir.

“Gerçek yazar gerçekleri yazar” deyip yan gözle sizi ne kadar etkilediğini anlamak için bakar.

Hak verecek ama mecburen yine yazacaksınız.

Kimisi yeni çıkmış kitaba bakar bakar bakar ve dile gelir, ben bir gün yazacağım o günü bekliyorum.

Oysa yazan bilir ki yemeklere bakıp bakıp bir gün yiyeceğim denmez.

Eşine bakıp “öyle bir konsantrasyona gireceğim ki çocuk dahi olacak, o günü bekliyorum” denmez .

Yazan biliyordur ki, denize girmek için yüzme şampiyonu olmak gerekmez yüzebilmek yeterlidir.

Tabii hepimiz biliyoruz ki yazmak aslında sıkıntılı bir iştir, Orhan Pamuk antioksidanlara saldırıyorsa bu onun sorunudur, sevdiklerini yazabilmek lüksünü elde etmek için de yine her gün yazmak gerekir.

Haldun Taner her gün yirmi sayfa yazar sonra yazdıklarından kitap yapar oyun haline çevirir piyes yaparmış.

Okuyucu bulamamak, yayıncı bulamamak yazmamak için bir engel olamaz yazan için.

Ne ki, yazı gerçekten sinirli insanların pek yapabileceği bir iş değildir. Deli dediğimiz insanlar aslında hayata boş verdiklerinden değil tam tersine çok ciddiye aldıkları için akıl sağlıklarına zarar vermişlerdir.

Böylesi bir “deli”nin roman fıkrası, aslında yazamayanların sıkıntısını anlatan bir öyküdür;

Deli doktora gelip, masasına kalın bir defteri atar “bak doktor bana yazmıyorsun diyorsun, yazdım hem de tam gerçekleri der”

Doktor bakar ki arkadaşımız İstanbul telefon rehberini kopya etmiştir. Ne diyeceğini düşünürken, hasta arkadaşımız kendi özeleştirisini de yapmıştır.

“evet şahıs çok olay da pek yok”

bu romanda tek sorun bu.

Ben de bir gün yazacağım diyen bir arkadaşınız İngiltere ye gidip orada kitap yazmışsa ve döndüğünde ben İngiltere’nin gerçeklerini yazdım derse elbette sevinmelisiniz yazdığı kitap Londra rehberi bile olsa.

Londra rehberi, telefon rehberi gibi yazılar elbette kalıcıdır. Yazıda kalıcılık büyüsünü aramaya kalktığınızda konuların sihrini kullanmak elbette bir yöntemdir ama en önemlisi anlatacak şeylerin olmasıdır.

Her gün yeni bir sabahtır ve anlatılacak şeyler vardır.

Şimdi yazmayayım ama yarın öyle bir yazacağım dediğiniz zaman, yazmamış ve konuşmuş olursunuz.

Şimdilik ben deneme yazmıyorum roman yazmıyorum öykü yazmıyorum ama yazarsam öyle bir yazarım ki dememeli yazmalısınız.

Bir delinin hatıra defteri olmasından korkmamalısınız. Keşke, benim de bir hatıra defterim olsa deyip yazmalısınız.

Tabii, bu arada Jack London kahramanı Dodge gibi olmak da var ;

Dodge; her gün kalemlerini güzelce açar kahvesini içer defterini düzenler ve ertesi gün yazmak için odasını terk edermiş

Ya da, isterseniz yazmayın nasıl olsa siz bir gün büyük yazar olacaksınız .

Niye şimdiden adınızı kirleteceksiniz.

 

http://www.mtlik.net/?p=51

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Şebzindedâr

writings of a night watcher

Virginia Woolf

Herkes kendi geçmişini, kalbiyle bildiği bir kitabın sayfaları gibi kapalı tutar ve dostları sadece onun başlığını okuyabilir.

ODILA BLOGGER by OAS

Turkish Geeks on Life & Politics...

YAŞAMAK ŞAKAYA GELMEZ

Facebook adreslerimiz: http://www.facebook.com/ata.fecob - http://www.facebook.com/pages/fvco/107464239362228

Komeleya Çand û Integrasyon a Kurd Luzern

Kürdischer Kultur und Integrationsverein Luzern/Mythenstrasse7,6003 Luzern

DemokratHaber/iDeA

Bağımsız Haber Ve Düşünce Platformu / demokrathabertr.wordpress.com

eren@home ~ $

Açık Kaynak, Linux, Programlama Dilleri, Amatör Telsizcilik gibi konular üzerine düşünceler

Ata FE COB

"En büyük yenilgimiz, bir alternatif fikrini kaybetmiş olmamızdır." ___Michael Lebowitz

Şüpheci Melek

Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıt gerektirir

WordPress.com

WordPress.com is the best place for your personal blog or business site.

CHP SULTANGAZİ

"Direnme gücü, dünya “evet” sözcüğünü duymak istediğinde 'HAYIR' diyebilme yetisidi" E. Fromm. ________“12 Eylül’de ‘HAYIR’ oyu vererek tokat atın, okyanus ötesinden de duyulsun” KILIÇDAROĞLU

%d blogcu bunu beğendi: