Arşiv

Posts Tagged ‘Ilımlı İslam’

TÜRKİYE ANALİZİ

30/12/2012 1 yorum

1356863934SON TÜRKİYE  ANALİZİ (*)

Bir yılı daha geri bırakıyoruz ve gazetemiz yeni yıla tepeden tırnağa yenilenerek girecek.
Bu vesileyle ülkenin bu gün geldiği durumla ilgili olarak geçmişte yaşadığımız tartışmalar üzerinde bazı kısa notlar düşmek istedim.
Ümit ediyorum ki bu yazım (bütün bu tartışmalar hakkında olduğu kadar) gazetemizin eski haliyle yazdığım “son” yazı olacak.
TÜRKİYE NEREYE…
Türkiye son çeyrek yüzyıl içinde, dünya çapındaki küreselleşme süreci doğrultusunda bir neoliberal değişim süreci yaşadı. Ülkenin bütün ekonomik, siyasi ve askeri yapıları “serbest piyasa” düzeni doğrultusunda yeniden yapılandırılmaya ve ABD’nin Dünya ve Orta Doğu politikalarına uygun hale getirilmeye çalışıldı.   
Bu gelişme karşısında takınılacak tavır sorunu (Ergenekon ve darbecilik tartışmaları, 12 Eylül referandumu vb…) bütün politik tartışma ve ayrışmalarımızın temelini oluşturdu.
Bütün bu süreç boyunca ülke siyaseti hemen bütünüyle bu soru çerçevesinde iki kutba bölündü. Bir yanda küresel sermaye güçlerinin yeni liberal sömürü politikaları doğrultusunda ve doğrudan ABD güdümünde geliştirilen bir neoliberal-dinci muhafazakârlık, diğer yanda buna tepki olarak gelişen ve bir bölünme ve şeriat endişesine dayanan milliyetçi bir muhafazakarlık… Kürt sorunu, 12 Eylül referandumu, darbecilik, demokrasi vb, ülkenin hemen bütün sorunları bu çarpık kutuplaşmanın cenderesine takıldı. Daha fazlasını oku…

KÜRESELLEŞME VE SİYASAL İSLAM…

Bitmeyen kavga... İleri, Geri...SON SÖZ YA DA YENİ BİR BAŞLANGIÇ DENEMESİ İÇİN…

Bugün siyasal İslam’a ve toplumda kök salan gericileşmeye karşı durmadan, sol politika üretilemez. Neo-liberalizmin çıkarları gericileşmeyle örtüşüyorsa muhalefet de emek perspektifini kaybetmeden bu politikalara toptan bir karşı çıkış gerçekleştirmelidir… Yaklaşık 15 gün süren ve alanında uzman pek çok akademisyen ve yazarla görüşülen bir yazı dizisi hazırladık. Pek çok olumlu reaksiyon aldığımız bu diziye bir sonuç yazma görevi düştüğünde, öncelikle bu dizi fikrinin nereden çıktığını düşünmek geldi aklımıza… Ülkedeki gericileşme dalgası sol cenahı ikiye bölmüştü. Kimileri darbelerden medet umarken, kimileri de süreci basit bir özgürlükler sorunu olarak algılamaktaydı. Bu yazı dizisinde siyasal İslam’ın küresel sermaye ile ilişkisini ortaya dökerek farklı bir yol açmak istedik. Konunun bu yönü es geçildiğinde muhalefet sistem karşıtı bir yöne değil, darbeci statükocu bir çizgiye çekiliyor. Ya da yine işin sınıfsal boyutu göz ardı edildiğinde toplumdaki gericileşme dalgası basit bir “farklılık” ya da “özgürlük” retoriği ile açıklanmaya çalışıyor. Halbuki siyasal İslam’ın özgürlük anlayışı ile solun özgürlük tahayyülü birbirinden çok uzak olduğu gibi, küreselleşen dünyada birbirine zıt konumdadır da…

YEŞİL KUŞAK’IN BIRAKTIKLARI… Bir dönem emekçi sınıfların, yoksul kesimlerin önüne kimi eksikleriyle de olsa güçlü bir sol odak yaratılabilmişti. Şimdilerde bu kesimler gerici cemaat ağlarının içerisinde gözüküyor. Peki bu nasıl gerçekleşti? Prof. Dr. Türkel Minibaş bu süreci şöyle açıklıyor:1961 Anayasası’yla beraber geç kazanılmış özgürlüklerle toplumun yeni yeni bilinçlenmeye başlamış, örgütlenmeye başlamış bir toplumda, dünyadaki farklı kutuplaşmalar yani bir Sovyet kutuplaşmasına doğru kaymaya yönelik endişelerin ortaya çıkardığı, Sovyetler’e karşı yeşil kuşakla ABD’nin devreye girdiği bir süreç var. Onun için 1970’ler önemlidir dışarıdan desteklenmesi açısından. Zaten türban tartışmalarının da bu süreçte başladığını göreceksiniz. Bunların hepsi İslam’ın nasıl siyasallaştığını gösteren ama aynı zamanda yoksul halk kitleleri tarafından da İslam’la sosyalizm arasında tercih yapmaya zorlayan süreçlerdir.”

Gerçekten de ABD’nin yeşil kuşak projesi ile Ortadoğu’daki İslamcı akımları beslediği ve desteklediği biliniyor. “Sovyet tehdidine” karşı örgütlenen bu oluşumlar, ülkedeki fikri atmosferinde gericileşmesinde önemli rol üstlendiler. Öte yandan yine bu ülkelerde kimi zaman askeri müdahalelerle maneviyatçı propaganda okullardaki baş öğretiler haline getirildi. Nitekim Türkiye’de de 12 Eylül yönetimi cemaatlerin desteğini almak konusunda son derece istekli davranmıştı. Oral Çalışlar ve Tolga Çelik, İslamcılığın Üç Kolu adlı kitapta şöyle diyor: “Kenan Evren, darbe sonrası cemaatlere mesajlar verecek konuşmalar yapıyordu. Darbenin lideri yurt gezilerinde ayet ve hadisler okuyor, İslam’ı övüyordu. Cemaatlerin desteği karşısında darbeciler okullarda din derslerini zorunlu hale getirdi. Buna karşın felsefe zorunlu ders olmaktan çıkartıldı.” Aslında darbe yönetiminin bunu tek başına bir cemaat desteği almak için yaptığını söylemek zor. Solu ezen ve sermayenin pervasızlığının önünü açan süreç milliyetçi-muhafazakar nesillerin yaratılması ile de direkt alakalıydı. ABD’nin yeşil kuşak projesine de uygundu bu. Kendisi de bir cemaat mensubu olan Özal döneminde devletin özellikle eğitim kademelerine İslamcı kökenden kişilerin atanması tesadüf değildir. Faik Bulut, Batı ve Laiklik adlı kitabında bu konuya şöyle değiniyor: “Türkiye’de liberalleşme programlarının ekonomik mimarı Turgut Özal, sıkıştığı anlarda herkesi Allah’ın ipine sarılmaya çağırıyordu.” Daha sonraları, ABD’nin Yeşil Kuşak projesinde kontrolü kaybettiğini düşünenler de oldu. Özellikle Ortadoğu coğrafyasında İslamcı hareketlerin radikal bir kimliğe bürünüp batıyı tehdit eder hale gelmesi sıkıntı yarattı. Örneğin Mete Çubukçu, Pakistan’daki Butto suikastını irdelerken şunu söylüyordu: “ABD Yeşil Kuşak projesi ile yarattığı karmaşanın karşılığını alıyor şimdi. Oyunu kaybetmese bile idare etmekte güçlük çekiyor.”

YENİ PROJE: ILIMLI İSLAM…ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde bölgedeki çıkarlarını gerçekleştirebilmesi, radikal İslamcı hareketlerin direnişçi ruhu ile değil; serbest ticaretten yana, ABD’ye göbekten bağlı, ama Ortadoğu’da diğer İslam ülkelerine model olabilecek bir İslam ülkesi önderliğinde mümkün. Türkiye iktisadi ve jeopolitik açıdan bu önderliğe aday olsa da İslami motiflerin devlet kademesinde yeteri kadar belirgin olmaması durumu değiştiriyor. Samuel Huntington‘ın Medeniyetler Çatışması tezine karşılık yıkıcı olmayan, ehlileşmiş bir ılımlı İslam devleti, tam da ABD ve AB’nin Türkiye’ye biçtiği role tekabül ediyor. Nitekim çeşitli konferanslarda ısrarla İslami Türkiye’nin AB’ye girmesinin medeniyetler ittifakına nasıl yarayacağından bahsediliyordu. Faik Bulut’un da kitabında hatırlattığı gibi, Mısır ve ABD’de gerçekleştirilen Fethullah Gülen destekli toplantılar kamuoyunda geniş yer bulmuş, Zaman Gazetesi “AB üyesi Türkiye, İslam Dünyasına Model Olabilir” başlığını atmıştı.İslam’la liberalizmi buluşturma, AKP’yi de bu buluşmanın aracısı olarak düşünme gayreti, Türkiye’deki ana akım medyada yazan liberal aydınlarda da göze çarpıyor. Son seçimin sonuçları açıklandıktan beş gün sonra Taha Akyol köşesinde heyecanla şunları yazıyordu: “Sorman ve Zakaria gibi liberaller, en çok Türkiye’yi örnek göstererek ‘piyasa’ ve ‘girişim’ faktörlerinin İslam toplumlarını dönüştüreceğini, din olarak İslam’ın da bunu teşvik ettiğini yazıyorlar. Çağımızda çağdaşlaşmanın yolu, piyasa ekonomisi ve demokrasidir. Türkiye’nin ekonomi ve demokrasi performansına ve bunda muhafazakâr ve liberal siyasetlerin rolüne bakıyorlar, Malezya’ya bakıyorlar, petrol servetinden ayrı muazzam bir girişim dinamizmi gösteren Dubai’ye bakıyorlar… Türkiye bu yolla büyük bir Rönesans sürecini yaşıyor ve örnek oluyor. Ülkemi alkışlıyorum.”  

Liberalizmle İslamiyet’i birleştirme ve buradan çıkacak sentezi bir sistem olarak yerleştirme projesinin varlığı açık. AKP’nin de bu projenin baş uygulayıcısı olduğu görülüyor. Toplumun yaşayışında İslami kuralların belirleyici hale gelmesi emperyalizmin çıkarlarıyla örtüşüyor. Ancak bir süre sonra tabanın, önceleri olduğu gibi, bu projenin ötesine gitme ve daha radikal bazı talepleri dillendirme riski de yok sayılmamalıdır. 

NEOLİBERALİZM VE MUHAFAZAKARLIK… Yazı dizimiz boyunca çokça işlediğimiz bir konu da neoliberalizmle muhafazakarlığın örtüşmesiydi. Prof Dr. Ayşe Buğra konuyu şöyle açıklıyordu: “Şimdi burada neo-liberalizm dediğimiz şeyle muhafazakârlık çok güzel uyuşuyor. Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada, muhafazakâr liberallerin benimsediği görüş, ekonomiyi piyasaya bırakmak, sosyal risk durumlarında kendini koruyamayan bireylerin sorunlarını da aileye, dini kurumlara, hayırseverlik, yardımseverlik duygularına havale etmek yönündedir.” Gerçekten de halihazırda çarpık olan sosyal devletin tamamen lağvedilme sürecinde cemaat ağları ve sadaka dernekleri önemli rol oynuyor. Bu yapılar hem olası bir sosyal patlamayı sübvanse ederken hem de dinsel bazı söylemleri yayarak toplumun bağnazlaşması-na ve siyasal İslam’a oy deposu açılmasına yardımcı oluyor. Yurttaşlık bağlarını güçlendiren ortak hizmet alma-verme kültürünün yerini herkesin kendi cemaatinin okuluna, hastanesine gittiği bir parçalı yapı alıyor. Hayri Kozanoğlu’nun belirttiği gibi AKP ve cemaatler eliyle yapılan hayırseverlik faaliyederi hem neoliberalizme karşı tampon mekanizmaları oluşturmak, hem de AKP iktidarını yeniden üretmek anlamında önem taşıyor. Bu neo-liberal projenin üst yapıdaki tezahürü olan dinsel gericileşme, 8 yaşında başı örtülen kızların “özgür tercihleri” üzerinden propagandaya girişiyor. İlk ve ortaokullara mescitler açılırken, bunun da liberal bir özgürlük olduğu dillendiriliyor. Halbuki pek çok semtte o mescitiere gitmediği için dayak yiyecek ve belki de öldürülecek öğrencilerin var olacağı söylenmiyor. Kurulan mescitlerin yeni baskı unsurları olacağı ve malum liberal projenin bağnaz neferlerinin yetiştirme okulları olacağı görülmüyor. 

SİYASAL İSLAM VE ANTİ-EMPERYALİZM… Geçtiğimiz günlerde bir TV programında “Yaşasın Şeriat” diye çığıran İslamcı bir yazar antiemperya-lizm dersi veriyordu tebaasına… Kendisinin bu işe 40 yılını verdiğinden dem vuruyor, genç yobazlardan alkış topluyordu. Halbuki aynı zat, gençliğinde Milli Talebe Birlikleri’nde çalışmış, yaşlandığında da Sivas katliamını Aziz Nesin’in “kabul edilemez” konuşmalarına bağlamıştı. 68’li yıllarda o Milli Talebe Birliği’nin Cağaloğlu’ndaki salonunda yapılan “altıncı filoya hazırlık” toplantılarında ABD uğruna ‘şahadet’ yeminleri edilmiş, ‘Din elden gidiyor’ cümlesi yine sahneye konmuştu. Devrimciler, emperyalizme karşı mücadeleye hazırlanırken, gericiler de, 6. Filo’ya kol kanat olup devrimcilere saldırmaya başlamıştı. Allah Allah sesleri havada uçuşuyordu. Bilanço 2 devrimci gencin ölümü ve 200 de yaralıydı. Şimdilerde yeniden siyasal İslam’ın antiemperyalist yönüyle ilgili sanal alemde kimi tartışmalar dönüyor. Bu konuda Bülent Forta‘nın yazdığı şu satırlar dikkate değer: “O dönemde ülkücüler ‘antiemperyalist’ti; CIA güdümünde bir iç savaşın içinde devrimci avına çıkmış olsalar da kendilerini öyle sunuyorlardı. Akıncılar ‘antiemperyalist’ti, Amerikayı ‘İslama zulm eden’ bir kötülükler imparatorluğu olarak görüyorlardı, Kanlı Pazar’da devrimcilere bıçaklarla, sopalarla saldırsalar da kendilerini öyle sunuyorlardı.” Göründüğü gibi ne o gün ne de bugün anti-em-peryalizm lafla olmuyor. Ülkücüsünden İslamcısına kendisine her antiemperyalistim diyen antiemperyalist olmuyor. Sınıfsal bir perspektifi bulunmayan bu hareketlerin sadece ABD’ye karşıyım demeleri onları antiemperyalist yapmıyor. Bugün AKP eliyle sürdürülen gericileşme ise aslında tam da emperyalizmin çıkarına denk düşüyor. İlericilik-gericilik tartışması da son zamanlarda sol kamuoyunda çokça tartışılır oldu. Gericilik kavramının kaba ilerlemeci görüşe ait olduğunu ve tarihin doğrusal olmadığını söyleyenler, artık bu kavramın kullanılmaması gerektiğini savunuyorlar. Gerçekten de tarihin doğrusal bir çizgi olarak ilerlemediği ve çeşitli geri dönüşler olabildiği görülüyor. Bunların nedenleri ayrı bir tartışma konusu… Ancak modernizmi ve pozitivizmi çalışırken post-modernizmin kuyusuna düşme tehlikesi yok mu?

BİR İLERİ, İKİ GERİ… Post modernizm, modernizmi aşan değil onun reddiyesi olan bir proje olarak göze çarpıyor. Aydınlanmanın tüm öğretilerini reddetmek de bunun içinde… Bilimsel düşüncenin yerini ruhani bazı safsatalar alırken, kadınların yeniden bedenlerini gizlemeleri tartışılırken, evrim teorisinin zinhar adı ağza alınmazken nasıl bir aşmaktan söz edebiliriz ki? Etienne Balibar, Marx’in Felsefesi kitabında, “Kolektif bir ilerleme miti varsa bunun en esaslı parçasını Marksizm’e borçluyuz” diyor. Robert Nisbet ise İlerleme Fikrinin Tarihi adlı kitabında “Bugün Marx’i 19. yy’ın evrimci ve ilerlemeci geleneğinden çıkarmak isteyen şu Batılı Marksistlerin-

kinden daha tuhaf pek az öneri vardır” diye yazıyor. Tüm bu kuramsal tartışmalar bir yana, dün kadınlar görece de olsa toplumsal yaşama katılabilirken, yarın seçme ve seçilme hakları dahi ellerinde alınsa bu bir geriye gidiş olmaz mı? Ya da okullarda genetik öğretilirken onun yerini Adnan Hoca’nın safsataları alsa? Ya da kezzap atılsa 13 yaşında kızların bacaklarına? Gericilik kelimesinden daha iyi ne ifade edebilir mevcut durumu? Bugün emekçi sınıfların aydınlanmadan kopartılıp metafizik düşüncelerle donatılması değil midir asıl sorun? Tam da Hayri Kozanoğlu’nun dediği gibi: “Solun bugün evrensele, ilerlemeye, akla, bilime vurgu yapan aydın-lanmacı damarı yeniden yakalamaya ihtiyacı var. Her şeyi göreceli, tikel, bilinemez gören post-mo-dernizmi mahkum etmenin zamanı geldi artık.”  

NASIL YAPMALI?… Tüm bu analizler okuyucunun kafasına “Peki, nasıl yapacağız” sorusunu getiriyor. Bu konuda pek çok mail aldık, alıyoruz da… Belki bununla ilgili bir yazı dizisine daha ihtiyaç var ama bir süre bunu gerçekleştirmemiz mümkün gözükmüyor. Aslında en güzel reçeteleri bulsak, formülleri üretsek neye yarar? Uygulamak için örgütiü, kendine güvenen bir güç bulunmadıktan sonra… Ancak en azından şunu söylemek mümkün… Siyasal İslam’a ve neo-liberalizme karşı mücadelede emekçi katmanlarla buluşamadıkça bu çarkı tersine çevirmek mümkün olmayacak. Gücünü tabandan, toplumsal alandan, emekçilerden almayan, kendisine ilerici süsü veren hiçbir hareketin başarı şansı yok. Orta sınıfların yaşam tarzlarının değiştirileceğine yönelik kaygıları, korkuları ve tepkileri elbette ki eşitlikçi ve özgürlükçü bir seçeneğe kanalize edilmek zorunda… Bu kaygılar, küçümsenecek ya da sınıf indirgemeci bir tavırla itilecek olgular değildir. Nitekim solun geleneksel tabanında da küçük burjuva- aydın kesimler bulunmaktadır. Ancak bu kesimin nicedir emekçi sınıflarla bağı kopmuş durumda… Ortak bir mücadele perspektifi uzun süredir yaratılamı-yor. Öyleyse neo-liberalizme ve gericiliğe karşı emekçi sınıfların aşağıdan yukarı örgütlenmesi oldukça önemli gözüküyor. AKP politikalarına cepheden karşı çıkan eşitlikçi ve özgürlükçü bir sol hareket, bu memleketin ihtiyacı olarak duruyor. Burada da Kemalizm’in safına düşmek gibi bir kaygı var. Halbuki mevcut tepkilerin darbeci-yasakçı hareketlere akmasını engellemenin tek yolu eşitlikçi ve özgürlükçü, inandırıcı bir seçeneği AKP’nin karşısına dikebilmekten geçer. Tam da o zaman gericiliğe ve neoliberalizme karşı tepkilerin şovenizmden, darbecilikten, tepeden inmeci eğilimlerden kurtulması mümkün olacaktır. Yoksulların cemaat ağlarının pençesinden kurtulması da ancak böylesine örgütlü, gücünü toplumdan alan bir hareketle mümkün… Bazı aydınlarımız haklı olarak, söylemeyin yapın artık diyor bugünlerde… Haklısınız belki ama iki kişi ile ancak bir yazı dizisi yapılabiliyor… O yüzden değiştirmek istiyorsak her birimizin örgütlü mücadeleye omuz vermesi, ideolojik yenilenmeye kad« sunması, barikata bir tuğla daha koyması gerekiyor. Sol kendisine bir çıkış arıyor bu günlerde… Ama zamanın da beklemeye tahammülü yok maalesef… Tersanelerde her gün işçiler ölürken birileri takdir-i ilahi diyorsa o zaman bize iki seçenek kalıyor:

“Ya yeni bir yol bulacağız ya da yeni bir yol yapacağız.”

23.02.2008 / Birgün…

Evrim Teorisi Online

Evrim hakkında herşey...

Virginia Woolf

Herkes kendi geçmişini, kalbiyle bildiği bir kitabın sayfaları gibi kapalı tutar ve dostları sadece onun başlığını okuyabilir.

ODILA BLOGGER by OAS

Turkish Geeks on Life & Politics...

YAŞAMAK ŞAKAYA GELMEZ

Facebook adreslerimiz: http://www.facebook.com/ata.fecob - http://www.facebook.com/pages/fvco/107464239362228

Komeleya Çand û Integrasyon a Kurd Luzern

Kürdischer Kultur und Integrationsverein Luzern/Mythenstrasse7,6003 Luzern

eren@home ~ $

Açık Kaynak, Linux, Programlama Dilleri, Amatör Telsizcilik gibi konular üzerine düşünceler

Ata FE COB

"En büyük yenilgimiz, bir alternatif fikrini kaybetmiş olmamızdır." ___Michael Lebowitz

WordPress.com

WordPress.com is the best place for your personal blog or business site.

CHP SULTANGAZİ

"Direnme gücü, dünya “evet” sözcüğünü duymak istediğinde 'HAYIR' diyebilme yetisidi" E. Fromm. ________“12 Eylül’de ‘HAYIR’ oyu vererek tokat atın, okyanus ötesinden de duyulsun” KILIÇDAROĞLU

%d blogcu bunu beğendi: