Başlangıç > Devlet ve Politika..., Yazarlar / düşünceler... > 12 EYLÜL DARBECİLERİ YARGILANMALI…

12 EYLÜL DARBECİLERİ YARGILANMALI…


Türkiye yakın döneminin en acı hatıralarını koynunda bir sır gibi saklamaya devam ediyor. Hepimizi her daim korkutan -ki sonraki birkaç kuşağı da bu korkularla tembihleyeceğiz gibi görünüyor- öyle bir alacakaranlık dönemin acıları ki bunlar, yaraların sargılarını açıp günışığında şöyle bir bakmak bile hepimizi nefessiz bırakmaya yetebilir gerçekten: İşkenceden ve işkence sırasında katledilen yüzlerce insan, sakat bırakılanlar veya hayat boyunca taşıyacakları ağır hastalıklara duçar olanlar, idam adı altında “resmen” öldürülenler, hâlâ aranan kayıplar, onlarca ve hatta yüzlerce günlere ulaşan gözaltılar (gözaltı süresi dile kolay 90 güne kadar çıkarılmıştı!), yüz binlerce insanın gözaltına alınması (1980’lerin sonunda bu sayı 780 bin kişiyi bulmuştu), işlerinden atılan binlerce öğretmen, öğretim üyesi ve daha nice meslekten mesleksizleşen insan, gece yarısı baskınları, neredeyse her ilde ve ilçede “ün”üne ün katan bir işkencecinin darbeci babalarından güç alarak korkuyu daha da yaygınlaştırmak üzere serbestçe esip gürlediği, kimsenin hesap soramadığı günler, çocuklarının canlı kalmasından başka bir “ihsan” peşinde olmayan binlerce anababanın o nizamiyeden bu nizamiyeye çocuklarından bir iz, bir işaret aramaları, kameraların önlerine sürüklenen canlı veya cansız bedenler ve bunların TV’lerde yeniden ve yeniden gösterilerek yüzlerce kere topluca tehdit edilişimiz, tehditle tasdik edilmiş bir anayasa, tehditle yaratılmış kurumlar ve gerçek öyküler karşısında soğukkanlılığımızı kaybetmemeyi başarabilirsek eğer daha neler ve neler söylenebilir ama sonuçta karnı deşilen koskoca bir toplumun baştan aşağı çalkalanması, horlanması ve talan edilmesi ile nasıl ürküntü duymadan, unutma isteğine yenilmeden yüz yüze gelebiliriz acaba? Nasıl olup da koynumuzda bastırmak istemeyiz? Nasıl olup da “kardeş kavgasından kurtulduk” diyerek acılı yüzlerin üzerine sevinç halleri yerleştirmek için nafile çırpınmayız? Nasıl olup da “gençlik harcandı” diyerek darbecilerin o meşum ellerine teslim ettiklerimizin yalnızca bir kuşak olduğunu zannetmekten vazgeçebiliriz ki? Nasıl olup da ekonomik büyümeyi hatırlayıp “kayıplar normaldi” diyerek aldığımız evlerimiz ve arabalarımızla avunmayız? Ya da nasıl olup da emekli diplomat Gündüz Aktan’ın darbe analizlerine kazandırdığı gibi “bir kez devletten dayak yediler, acısını bugünlere kadar psikolojik bir maraz olarak taşıyorlar” diyerek, psikolojizmin politika ve adalet hilafına eklemlenme çağrılarına kulak tıkayabiliriz?

Darbeyle yüzleşmek

12 Eylül 1980 darbesine 26 yıl sonrasından şöyle kabaca bir baktığımızda gördüğümüz siyasal-hukuksal hesaplaşmanın bu kadar yüzeysel kalması, basit bahanelerle geçiştirilmesi ve hâlâ bizi tedirgin eden bir korkuya eşlik etmesi yalnızca darbe süreci açısından değil bugün yaşadığımız günler bakımından da son derece öğreticidir. Darbecilerin işledikleri suçlar ile onların açtıkları yaraları sarma biçimimiz arasında herhangi bir ciddi siyasal-hukuksal-yargısal bağlantı kuramadığımız çok açık. Toplum darbeden aldığı yaralarla yaşarken siyaset her nasılsa bunlara karşı hiçbir hassasiyet geliştiremiyor ve kendi sağlam derisini muhafaza etmeye devam ediyor. Suçların ağırlığı ile bahanelerin yüzeyselliği arasındaki ölçüsüzlüğe baktığımızda darbenin gücünü hem siyasette hem de yargıda koruduğu çabucak anlaşılıyor.

Bununla birlikte, darbecilerin güçlerini halen idame ettirmeleriyle işledikleri suçların toplum açısından apaçık ve aşikâr olması arasındaki gerilimleri de görmezden gelmemek gerekir. Bu gerilim en başta yargı olmak üzere ülkedeki birçok kurumun meşruiyet kaybının önemli nedenlerindendir. Adaletin üniformayla her yola döndürülebileceğini artık hepimiz pek iyi öğrendik. Belki de bu gerilim nedeniyle 12 Eylül hesaplaşmalarında getirilen bahanelerin o kadar basit bahaneler olmadıklarını da bilmeliyiz. Bu bahanelerin hepsi 12 Eylül darbesiyle başlatılan dehşetin bugüne kadar ulaşan sonuçları açısından aynı zamanda bir metanet ve toplumsal mazeret davranışını temsil ediyorlar. Darbecilerin suçlarını sağır sultan biliyor. İşkencenin ve her türlü yalın şiddetin kullanıldığından, ülke tarihinin en büyük yolsuzluklarının yaşandığından kimsenin bir şüphesi yok. Darbecilerin bu suçları işlediğinde de. Gündüz Aktan da bütün bunları görüyor. Darbecilerin “dayak attığına” şahadet ediyor. Dolayısıyla darbecilerin azgın şiddetine şahit bulmanın hiç de zor olmadığı çok açık. Fakat burada sorunun düğümlendiği yer, Şili’de, Arjantin’de ve daha başka birçok ülkede olduğu gibi toplumsal acılara yargısal anlamlar verip hukuken karşılamaya hazır olup olmadığımız meselesindedir. Yani kurumların görevlerini yapıp yapmayacakları sorusuyla karşı karşıyayız. 12 Eylül darbesi ile bugün yaşadığımız günler arasında bir siyasal/hukuksal kesinti yaratmak, toplumu 12 Eylül darbecilerinin dayattığı ebedi kaderinden kurtarmak, daha açıkçası 12 Eylül darbesini geride bırakmak ile ilgili bir meseledir bu. Bunun için darbecilerin suç fiillerini siyasal belleğin bir parçası haline getirip hesap gününe çağırmak ve birkaç zorluğu üstlenmek zorundayız.


Acıyla yüzleşmenin zorluğu

12 Eylül darbesiyle insani olarak yüzleşmenin zorluğunu öncelikle kabul etmeliyiz. Bu öyle bir acıdır ki fail kadar mağdurun da yaşadığı travmayı geçmişte bırakmak istemesi doğal karşılanmalıdır. Çünkü soruşturmalar bizi binlerce dramla karşı karşıya bırakır. Örneğin, idam edilip de bir mezar taşı bile çok görülen Veysel Güney’in nerede olduğunu merak etmek, bizi gerçek bir trajediyi toplumsal belleğimize yerleştirmeye zorlar. İşkenceyle öldürülmüş yüzlerce insanın daha başka hikayelerine katlanırız. Örneğin gözaltına alınıp da sonradan ölüveren kişilerin mezarlarına neden kireç döküldüğünü sorgulayarak sayısız suç detaylarına da inmek zorunda kalırız (Lütfen bu konuda bir soru da bana sorun ve ben size bundan tam 23 yıl 3 ay önce gözaltına alındıktan sonra, her nasılsa, ölüveren ve aziz bedeni alelacele toprağa verilen komşumuz Fehmi Özarslan’ın hikâyesini anlatayım! Fehmi Özarslan 25 yaşında gözaltındayken nasıl öldü? Kaç gün gözaltında kaldı? Neden apar topar toprağa verdiler? Neden hiç kimseye yüzünü bile göstermediler? Neden kolluk güçleri K. Maraş’ın Afşin ilçesindeki mezarının başında günlerce bekledi? Mezarına dökülen kireç ne içindi?). Ve daha bunlar gibi sayısız sorunun toplumsal belleğe işlenmesi, her bir öykünün korunması, aktarılması ve en sonunda da toplumun kendi travmalarıyla hesaplaşabilmesi en zoru gibi görünüyor. Bu sorunu aşmanın travmayla yaşamaktan daha doğru olacağını bilmeliyiz.


“Devlet suçları”

Darbeyle yüzleşmek açısından üstesinden gelinmesi gereken bir başka şey, “resmi suçlar”ı soruşturmanın o suçları geri çağırma tehlikesi ile yan yana durmasıdır. Devlet şiddet potansiyelinin en güçlü ve yoğun hallerine ev sahipliği yapar ve çoğu zaman bu durum devlet içinde birbirinden farklı güç ve çıkar alanlarının doğmasına yol açar. Yasanın önünde durup arkasında fiili operasyonlarına devam eden örgütlü bir dirençle mücadele etmek ise ancak siyasal ve yargısal bir karşı direnç ile mümkün olabilir. Bu gerçekten de üstlenilmesi zor bir görev ve yalnızca özverili bir soruşturma/kovuşturma sürecini değil aynı zamanda siyasal-toplumsal bir aklanma iradesini de zorunlu kılıyor. Böylece 12 Eylül travmasını tarihsel bir yenilenme atılımının konusu haline getirmemiz mümkün olacaktır.

Sonuç olarak, bugün mahkum edildiğimiz hayatın 12 Eylül darbesinin korku sütunları üzerinde yaratıldığını bilmesek, herhalde, acıları-yaraları saklamanın, geride bırakmanın, faillerle unutmak üzerine bir anlaşma yapmanın tarihsel bir anlamı olabilirdi. Fakat, bugünlerde yaşadığımız her bir sorun (Susurluk veya “Şemdinli meselesi”ne ne dersiniz?) 12 Eylül darbecileri ile hesaplaşmayı ertelemenin, yeni hayatların harcanmasından başka bir şeye yol açmayacağını bize gösteriyor.

_____________ ORHANGAZİ ERTEKİN – Radikal-2 –

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Şebzindedâr

writings of a night watcher

Evrim Teorisi Online

Evrim hakkında herşey...

Virginia Woolf

Herkes kendi geçmişini, kalbiyle bildiği bir kitabın sayfaları gibi kapalı tutar ve dostları sadece onun başlığını okuyabilir.

ODILA BLOGGER by OAS

Turkish Geeks on Life & Politics...

YAŞAMAK ŞAKAYA GELMEZ

Facebook adreslerimiz: http://www.facebook.com/ata.fecob - http://www.facebook.com/pages/fvco/107464239362228

Komeleya Çand û Integrasyon a Kurd Luzern

Kürdischer Kultur und Integrationsverein Luzern/Mythenstrasse7,6003 Luzern

DemokratHaber/iDeA

Bağımsız Haber Ve Düşünce Platformu / demokrathabertr.wordpress.com

eren@home ~ $

Açık Kaynak, Linux, Programlama Dilleri, Amatör Telsizcilik gibi konular üzerine düşünceler

Ata FE COB

"En büyük yenilgimiz, bir alternatif fikrini kaybetmiş olmamızdır." ___Michael Lebowitz

Şüpheci Melek

Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıt gerektirir

WordPress.com

WordPress.com is the best place for your personal blog or business site.

CHP SULTANGAZİ

"Direnme gücü, dünya “evet” sözcüğünü duymak istediğinde 'HAYIR' diyebilme yetisidi" E. Fromm. ________“12 Eylül’de ‘HAYIR’ oyu vererek tokat atın, okyanus ötesinden de duyulsun” KILIÇDAROĞLU

%d blogcu bunu beğendi: