…OKUYANLAR ÖZGÜR OLMALI…

DEFOLUP GİDİN…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 14 Sep 2009

Sel felaketinden sonra, 15 yıldır İstanbul’u, 7 yıldır ülkeyi yönetenlerin konuşmalarını, açıklamalarını dinledikçe utanç duydum. İnsanlığımdan utandım. İçimden hiçbir şey yazmak gelmedi. Kısa bir süre önce aldığım bir mektubu sizlerle paylaşıyorum:

Oturumunuzu sonlandırmaya geldim.

Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim.

Siz ki fitneci, fesatçı meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şey!!!

Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar, ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrıya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı?

Bir parça vicdan da mı yok?

Atım kadar bile dindar değilsiniz!

Altın sizin yeni Tanrınız olmuş!

Satılığa çıkarmadığınız bir değer de kalmadı!

Ulusunuz adına iyi bir şey düşünemez misiniz?

Sizi çıkarcı sürüsü, bulunduğunuz bu kutsal meclisi, o varlığınızla kirletiyorsunuz!

Tanrının kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz!

Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız.

Siz ki, halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız. Kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz!

Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı!

Ve bu gücü de bana Tanrı verdi.

Bu şeytan ocağını yönetmeye geldim.

Vay halinize!

Şimdi derhal defolun!!!

Acele edin rüşvetin köleleri!

Acele edin, gidin!

Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!.

***

Yukarıdaki söylev, “demokrasinin beşiği” diye tanınan İngiltere’den… 1653 senesinin 20 Nisan günü, meclis çatısı altında kükreyerek nutuk atan General Oliver Cromwell’dir. Katılır ya da katılmazsınız, ama bu nutuk tarihi şekillendiren 50 konuşmadan biri sayılıyor.

Affedersiniz, siz ne sanmıştınız?

__________ Zeynep Oral. Cumhuriyet…

TEMELDEKİ BÖLÜNMÜŞLÜK… Açılım…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 14 Sep 2009

Temeldeki Bölünmüşlük

Türkiye’de bölünme korkusu, kaygısı, fobisi yaşanıyor. Tartışılan daha çok etnik esasa dayalı bölünme, ayrışma… Kimileri bu korkuyu, kaygıyı yersiz buluyor. Özgüven noksanlığına bağlıyor; kimileri yabancı güçler bizi Yugoslavya, Irak gibi parçalayacaklar kaygısını taşıyor.

Bence, Türkiye bölünmüştür, bölünmüşlüğün kökü de bağımsızlık savaşına kadar uzamaktadır. Bu bölünme etnik bölünme değildir. Bu bölünme inanç, din esasına göre de bir bölünme değildir. Bu bölünme ekonomik sistem tercihine dayalı da değildir. Türk-Kürt, Sünni-Alevi, laik-dindar, sağ-sol ayrımları, bir ölçüte (kritere) göre sınıflandırmadır. Ancak bir ayrışma, gerçek bir bölünme değildir. Türkiye’de ayrışma, Türkiye Cumhuriyeti’ni benimseme ya da Türkiye Cumhuriyeti karşıtı olmak şeklindedir. Kürt kökenli bir vatandaş, bir gerçek dindar, ekonomik sistem olarak liberalizmi benimsemiş kişi, Sünni mezhebine bağlı bir Müslüman, Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı olduğu gibi; kendini Türk kökenli gören bir kişi, bir Alevi, bir solcu, bir laik de Türkiye Cumhuriyeti karşıtı olabilmektedir. Tarafların ortak paydası, Türklük-Kürtlük, Sünnilik-Alivilik, solculuk-sağcılık, laiklik-dincilik değildir; Türkiye Cumhuriyeti’ni benimsemek ya da karşıtı olmaktır. Bu ayrışma, bağımsızlık savaşına, Cumhuriyet ilanına, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna değin gitmektedir.

Tarihçi değilim. Okuduğum, dinlediğim kadarıyla halkımızın önemli bir bölümü bağımsızlık savaşına katılmamıştır. Kendi tarihimizle yüzleşeceksek, öncelikle yabancı güçleri bando mızıkayla karşılayan yerleşim yerlerini, asker kaçaklarını, iç isyanları, yabancı işbirlikçilerini, mütareke basınını unutmayalım. M. Kemal Atatürkün Nutukta da vurguladığı, yakındığı gibi, esas savaşım yabancı işgal güçlerinden çok, iç isyanlarla, işbirlikçilerle olmuştur. Ardından 1924’te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1930 Serbest Fırka denemesi bu ayrışmanın kanıtlarıdır. Ayrışma etnik temele dayalı değildir. Türkiye Cumhuriyeti karşıtları, fırsat buldukça, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini sarsma girişiminde bulunmuş, emellerini gerçekleştirmeye çalışmışlar, halen de çabalamaktadırlar.

Günümüzde Kürt, Ermeni, Kıbrıs, demokrasi(!) açılımlarından yana olanlarla, karşı olanların görüşlerinin, tutumlarının temelinde, Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığı ya da Türkiye Cumhuriyeti’ni benimseme yatmaktadır. Açıkça söylemek cesaretini gösteremeseler de Türkiye Cumhuriyeti karşıtları, karşıt olmasalar dahi açıkça tavır almaktan korkanlar, çekinenler, aymazlar, Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığı ile dış destek görenler, çıkar sağlayanlar, aynı cephede, açılım cephesindetoplanmışlardır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını engelleyemeyen, Lozan’da geri adım atmak zorunda kalan, ödün veren emperyal güçler sürekli olarak Türkiye’deki Cumhuriyet karşıtlarını kullanmışlardır. Din, medya, etnik köken, iş ilişkisi, çıkar sağlama gibi her aracı denemişlerdir. Ben, emperyal güçlerin Türkiye Cumhuriyeti lehine, belli bir-iki ufak çaplı istisna dışında pir projeyi, bir öneriyi desteklediklerini daha görmedim. Lehe, aleyhe olmada en önemli ayıraç, kanıt yabancı desteğidir. Emperyal güçler bir projeyi, bir öneriyi, bir politikayı, bir siyasal akımı destekliyorlarsa, o proje, o politika, o akım kesinlikle Türkiye Cumhuriyeti aleyhinedir. ABD ve AB, Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek dostları değil, yüze gülen dostlar, gerçekte kundakçılardır.

Türkiye’de ne yazık ki, Türkiye Cumhuriyeti karşıtları ve aymaz, amorf kitle, Türkiye Cumhuriyeti’ni benimseyenlerden sayıca çok çok daha fazladır. Bağımsızlık savaşındaki tutumdan, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan günümüze kadar, seçimler, tercihler, bu gözlemi güçlendirmektedir. İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin esas sorunu, temeldeki bu ayrışmadır.

_________ Öztin AKGÜÇ…

PEŞLERİNDEYİZ…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 11 Sep 2009

padKP6HjX8F78’liler Girişimi, Ankara 78′liler Birlik ve Dayanışma Derneği her yıl olduğu gibi bu yılki 12 Eylül darbesinde curta karşıtı etkinliklere hazırlanıyor. 78′liler 12 Eylül günü Ankara Gar’ı önünde toplanarak saat 14′te Sıhhıye Meydanı’nda bir miting düzenleyecekler.
10-09-2009, Perşembe
78′lilerin yaptığı “12 Eylül sürüyor! Darbeciler Yargılansın” başlıklı açıklaması aşağıdaki gibi:
“12 Eylül Sürüyor! Darbeciler Yargılansın!

GERÇEĞİN VE ADALETİN PEŞİNDEYİZ!
PEŞLERİNİ BIRAKMAYACAĞIZ!

Bu ülkenin geleceğini karartanların;
Yıllarca Türkiye’yi en kanlı, en karanlık yöntemlerle yönetenlerin;
1 Mayıs 1977, 16 Mart, Balgat,Bahçelievler, Sivas, Maraş, Çorum Katliamlarını yapanların;
Abdi İpekçi’yi, Ümit Doğanay’ı, Kemal Türkler’i, beş bin insanımızı katledenlerin;
Bir milyon insanımızı gözaltı, yüz binlercesini işkence tezgahlarından geçirenlerin;
Diyarbakır Cezaevi vahşetini yaşatanların Peşindeyiz !
Yüzlerce insanımızı yargısız infazlarla,gözaltında kayıplarla,işkencede yok edenlerin;
Erdal Eren’in yaşını büyüterek, elli genci asanların;
Ruhi Su ‘ya izin vermeyerek ölümünü hazırlayanların, 388 bin kişiye pasaport vermeyenlerin;
14 bin kişiyi vatandaşlıktan çıkaranların;
On binlerce işçi,memur,öğretim görevlisini işinden,öğrencileri okullarından atanların;
Emekçi örgütlerini kapatarak milyonlarca çalışanı “köle ücret”ne mahkum edenlerin;
Milyonlarca kitap,dergi, gazete,filmi yakanların ve yasaklayanların,imha edenlerin;
Anayasasıyla,Milli Güvenlik Siyaset Belgesiyle, kontrgerillasıyla, ikili devletiyle darbeciliği süreklileştirenlerin;
Bağımsızlıkçı,eşitlikçi,hakkını arayan, toplumsal özgürlük ve adalet ruhunu yok ederek, ülkeyi karanlığa ve uçuruma sürükleyenlerin;
Amerika’nın ‘bizim oğlanları’ 12 Eylül Paşalarının;
PEŞLERİNDEYİZ!
25 yıldır süren “Kürt savaşı”nı tetikleyenlerin;
Kürt yoksulları üzerinden “kirli savaş”yürütenlerin;
Dağlarımızı, arazilerimizi, bombalayanların, ormanlarımızı yakanların;
Dört bin köy ve mezramızı boşaltanların;
Milyonlarca insanımızı evinden ve toprağından koparıp sersefil sokaklara atanların;
17 bin insanımızı kör kuyuların, kalorifer kazanlarının,ıssız arazilerin karanlıklarında kaybedenlerin;
Güçlü Konak katliamını yapanların;
Gazi mahallesi katliamını yapanların;
40 bin insanımızı öldürenlerin;
“Hayata Dönüş”(!) katliamını yapanların;
Madımak Katliamını yapanların;
450 bin kişiyi fişleyenlerin;
Hrant Dink’i katledenlerin;
Susurlukçuların, Şemdinlicilerin,
12 Eylül anayasasını değiştirecek güçleri olduğu halde değiştirmeyen partilerinin;
Ergenekoncuların;
PEŞLERİNDEYİZ!
TBMM’nde 12 Eylül Gerçeklerini Araştırma ve Adalet Komisyonu kurulana kadar;
Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi kaldırılarak darbeciler ve yandaşları yargılanan kadar;
Diyarbakır Cezaevinde yaşanan vahşetin sorumluları yargılanan kadar;
1982 darbe anayasası kökten kaldırılıp eşitlikçi, özgürlükçü, sosyal, demokratik bir anayasa yapılana kadar;

PEŞLERİNDEYİZ!
Geçmişle yüzleşmeden ve hesaplaşmadan;
Süren 12 Eylül darbeciliği tüm kurum ve kurallarıyla ortadan kaldırılmadan;
BU ÜLKEYE DEMOKRASİ GELMEZ!
Faşizme/militarizme karşı demokrasi için,
Baskı ve inkara karşı özgürlük için;
Emperyalizme ve neo liberalizme karşı bağımsızlık için;
Karanlığa karşı çağdaş ve aydınlık bir Türkiye için…”

______http://www.acikgazete.com/editorden/2009/09/10/78-liler-peslerindeyiz.htm

Şeytanın Dışkısı…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 10 Sep 2009

OPEC’in kurucularından, zamanın Venezüella Petrol Bakanı Perez Alfonso’nun, Petrol siyah altın değil, şeytanın dışkısıdır sözlerine bakarsak, 100 yıldır bu dışkıyla beslenen bir uygarlıkta yaşıyoruz…

Bilimsel Devrim ve Kemalizm…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 10 Sep 2009

‘Bilimsel Devrim’ ve Kemalizm…

Copernicus, Keppler, Galileo, Vesalius, Bacon, Newton, Leibnitz, vb…

16’ncı ve 17’nci yüzyıllarda bu adların başını çektiği ‘Bilimsel Devriminsanlığın 2000 yıllık geleneklerini 150 yılda değiştiriyor; Aydınlanma sürecini gündeme getiriyor…

1789’da ‘İnsan Hakları BildirisiFransa’da yayımlanıyor…

Dinci hukuk (şeriat) yerine insanın insanlaşmasında büyük atılımı gerçekleştiren yeni kurallar geçerli oluyor…

*

Osmanlı o dönemde uykudadır…

Ama Osmanlı’yı suçlamayalım…

Bütün dünya uykudadır…

Halklar ne yapıyorlar?..

Hiç!..

Ancak Rusya’da Çar Büyük Petro ve Almanya’da İmparator 2’nci Joseph Bilimsel Devrim’in ve Aydınlanma sürecinin bilincine varıp “tepeden inmereform yönetimiyle halklarını silkeliyorlar…

Ve Aydınlanma tarihine yazılıyorlar…

Osmanlı mışıl mışıl…

*

16 ve 17’nci yüzyıllarda gerçekleşen ‘Bilimsel Devrimve ‘AydınlanmaTürkiye’de ancak 20’nci yüzyılda hayata geçirilebiliyor…

Nasıl?..

Kemalist Devrimle!..

Sanayileşmemiş bir İslam ülkesinde Bilimsel Devrim’in ürettiği Aydınlanma felsefesini ve fikirlerini devlette ve toplumda yaşam düzenine dönüştürmenin adıdır Kemalizm…

*

Bu yıl Hacıbektaş Şenlikleri sırasında “Bilimsel Devrim ve Kemalizmkonulu bir açık oturum vardı…

Prof. Ali Naki Selmanpakoğlu’nun yönettiği panelde, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Rektörü Prof. Ferit Bernay, Gazi Üniversitesi Rektörü Kadri Yamaç ve Mustafa Balbay konuştular…

Konu felsefi, bilimsel, siyasal, güncel boyutlarıyla irdelendi…

Ortadoğu Savaşı, Üçüncü Dünya Savaşı tehlikesini gündeme getirirken Türkiye kendine özgü büyük bir tehdit altında bulunuyor…

Nedir o?..

Bilimsel Devrim’ini çoktan gerçekleştirmiş Batı’nın emperyalizmi ile Aydınlanma’nın dışında kalmış İslam dünyası arasında sıkışarak Kemalist Devrim’in kazanımlarından uzaklaşmak tehlikesi toplumu kuşatmıştır…

*

Bu çelişkiyi çözmek Türkiye için insanlığa bir armağan, uygarlığa bir katkı sunmak olacaktır…

İslam dünyasında ‘Aydınlanmayı, geç de olsa ‘Kemalizmle benimseyen Türkiye tektir…

Bu tekliği, özelliği, onuru ‘ılımlı İslam devleti modeline dönüşerek tarihe gömmek, uygarlığa aykırı gidişatın akrebiyle yelkovanını tersine çevirmek utancını alnımıza yazar…

Anadolu’da Bilimsel Devrim ve Aydınlanma anlamına gelen Kemalizm’den vazgeçmek, Türkiye için irticanın ta kendisidir.

(19 Ağustos 2006 tarihli yazısı)

Türkiye’de Üniversite…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 01 Sep 2009

”Türkiyede son yüksek eğitim aşaması, bir bina yapıp içine akademik unvanı olan birkaç kişiyi koyarak üniversite açmak oluyor. Bazı yeni fakültelerde bir doçent bile bulunmuyor. Kırsal kesimin yüzeysel kültür anlayışı ansiklopedik bilgi salamurası yapmakla bilimi karıştırıyor. Değil bilim üretmek, bilimsel okuma yazma bile gelişmiyor. Bilimsel okumuşluğu ortaokul seviyesinde olan insanlar 1950′den bu yana Türkiyeyi idare ediyor. Dünyada da eğitim alanında olumsuz gelişmeler oluyor. Cahil bir Müslüman dünyasında kendimizi ayrıcalıklı hissettiğimiz için eğitimde battığımız çukurun bilincinde olamıyoruz.

… Avrupa, aristokrasi ve aydınlanmış bir burjuvazinin liderliğinde ve ekonomik bir gelişme ortamında bilimsel atılımını yapmıştır. Türkiye kırsal kültür egemenliğinde, bir ortaçağ din ideolojisini topluma empoze etmek isteyen güçlerin elinde politik olarak sıkıştırılmış, ekonomik bağımsızlığını yitirmiş, fakir bir ülke olarak bilimsel bir atılım yapma konumunda görünmüyor. Türkiye’de üniversiteye gelen öğrencinin bilgi düzeyi, üniversiteyi bitirenlerin bilgi düzeyi, ara sıra gazete sayfalarına yansıyan başarı istatistikleriyle örtülemeyecek kadar kalitesizdir.

Bilimsel gelişmenin toplumun hangi tür yapılanmasına tekabül ettiğini söylemek zordur. Fakat bugünkü yapılanmanın bunun yanıtı olmadığını söylemek kolaydır. İslam toplumu 9-13. yüzyıllar arasında bilimsel düşüncede uygarlığın öncüsü durumuna nasıl ulaşmıştı? Osmanlı toplumu Ortaçağ İslamının küçük bir fragmanı kadar bilgi üretmekte neden yaya kaldı? Bugün İlköğretim okullarında Yunanistan’ın nerede olduğunu bilmeyen çocuklar bile mezun oluyor. Bizim kuşağımızla karşılaştırılınca ilk ve ortaöğretimde akıl almaz bir gerileme var. Dev adımlarla artan öğrenci sayısı karşısında bina yapmaktan öteye zor geçebilen bir Milli Eğitim Bakanlığı var. Bilim karşısındaki tutumu ise neredeyse Osmanlı Mollalarına taş çıkaracak.”

____________ Doğan Kuban

Köksüzlük… Avrupa, Türkiye, Bilim, Din…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 01 Sep 2009

Bizde köksüzlük egemen, diyor Doğan Kuban. “Avrupada düşünce ırmak gibi beslene beslene gelmiş. Bizde o hiç olmadı.Türkiye’de düşünce akımlarının çoğu aktarmadır. Bilim de öyle, ideoloji de. Hatta dini düşüncede de aynı köksüzlük var. Halka da zaten inmez. Müslümanlık bile basit birkaç litürjik bilgi dışında gerçek bir tarihi bilgiye oturmaz. Halk birkaç dua, peygamber hikâyeleri öğrenir. Ne Kuran okumuştur ne İslam tarihini bilir. Bir toplumsal davranış. Türkiye kırsal toplum karakterini koruyor.”

Peki bilim? “Bu kadar yıl geçtikten sonra bile bir bilim toplumu eşiğine ulaşamadık, bir bilim ortamı yaratamadık. Bir kez, tarihi birikim yok, dolayısıyla motivasyon ve bilime karşı ilgi, dünyaya nesnel bakış gelişmemiş. Felsefe olmadığı için kavramsal boyut gelişmemiş. Eleştiri yok, gözlemcilik gelişmemiş. Bunlar olmadığı için de üniversite üniversite olmakta zorlanıyor. Devlette de motivasyon yok, halkta da.

__________ Doğan Kuban…

Manzara… Türkiye’ye Dayatılanlar ve Kullandıkları Sopa…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 01 Sep 2009

Manzara şudur: İslam ülkeleri arasında, çağdaşlığı yakalamaya en yakın ülke olan Türkiye’nin başına sopayla “yerine oturtulmaya”, “kendisine layık görülen yere”, yani İslam ülkelerinde egemen kültüre, özetle dinci bir ülkeye geri gönderilmeye çalışılıyor! Kafanı kaldırma ve çıkarma! vurularak,

Bu amaçla kullanılan sopa: Ilımlı islam!

Bu amaçla kullanılan en büyük yalan? Demokrasi!

Sopayı tutanların güncel yeni palavrası? Demokratik laiklik!

“Bon pour L’orient” deyimi “Doğu için yeterli” veya “Sadece Doğu için geçerli” demektir! Fransa’dan Osmanlılara verilen diplomaların adıdır bu!

Economist’ten tutun, Barroso’ya kadar, Avrupalılar ve Amerikalılar, şimdi bu tarihi deyimin hortlamış yeni biçimini dayatıyorlar: Laiklik olmasa da olur, önemli olan demokrasidir, Türkiye’ye demokrasi yeter, demokratik laiklik en iyisidir!

Dedikleri şu: Kardeşim laiklik maiklik umurumda değil, demokrasi de… Menfaatime en iyi hizmet edecek neyse o ol! Boşver laikliği, demokrasi ile idare et.. hatta buna cafcaflı bir terim de uydururuz ve adına demokratik laiklik deriz! Oldu mu?!

Bu düzenbaz takımına dün “Laik” lik yetiyordu! Demokrasi olmasa da olurdu! Hatta askeri darbeler bile baştaçlarıydı!

Bugün ise fark ettiler ki, kendilerine en iyi hizmet edecek başka bir siyasal oluşum ortaya çıktı: AKP ve müttefikleri! Hepsi, tam kul ve köle! Her şeyi yapmaya, her arzularını yerine getirmeye hazırlar. Hazır ol, hazır ol! Dön, dön! Ver, ver! Kaç, kaç! Gel, gel! Git, git! Yeteri kadar samanla, sonra döndür dur!

İşte bu farkındalığa ulaştıktan sonradır ki, AKP ve müttefiklerinin yolunu açmaya giriştiler! Önlerine çıkan, laiklikmiş, Atatürk ve ilkeleriymiş.. Çağdaş değerlermiş…Türkiye’nun bu sayede kazanımlarıymış…Salla gitsin!…

___________ Orhan Bursalı / Kafanı Kaldırma / (Tarih-Ulus Bilinci 5)

21. YÜZYIL CEHALETİ… ‘OKUMUŞ CAHİLLER’…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 31 Aug 2009

DOĞAN KUBAN...

DOĞAN KUBAN...

Türkiye henüz kaç bio-teknolog, kaç enerji uzmanı, kaç jeolog, kaç elektronik uzmanı, kaç doğa bilimci, kaç matematikçi ve kaç ‘imam’ yetiştireceğini anlamamış bir ülke. İşletmeci-imam yakın geleceğin okumuş prototipi olarak hazırlanıyor. Türk toplumu cyber-space ve nano-teknoloji dünyasında çağdaş Cro-magnon kuşağı olarak arz-ı endam etmemeli!

Bu gözlemlerde yeni bilimsel aydınlanma ve teknolojik yenilenme döneminde özgürlüğün rolü, bilginin paylaşılması, bir kütle fenomeni olarak bilgi, medya ve bilim, bilgi transferi ve bilim adamlarının sorumluluğu bağlamında vurgulanan olguları, cahil ve vurdumduymaz bir idareci sınıfına sürekli anlatmak zorundayız.

1. Soğuk savaş döneminde hükümetler bilimsel ve teknolojik araştırmalara, özellikle askeri alanda ve ekonomide, çok geniş parasal olanaklar sağlamıştır. Bütün ülkelerin aydınları da geleceklerinin bilim ve teknolojide olduğuna inandılar. Bugün de sözde olmasa bile pratikte aynı tutum geçerlidir. Ne var ki o dönemdeki yatırımlar zengin ve fakir uluslar arasındaki bilimsel kapasite farkını daha da arttırmıştır.

2. Bilimle hükümetler arasındaki yakın işbirliği ancak özgür toplumlarda gerçekleşiyor. Gerçi totaliter devletler de halkları için bilimin sağlayacağı gelecekleri vurgulamışlardı. Fakat bu gelecek için halkın özgürlüklerinden vazgeçmelerini de istemişlerdi. Bizim bugün yaptığımız gibi YÖK Başkanları seçtiler, araştırma paralarını, faşist ya da sosyalist (ya da kendilerince makbul) bilim kuramları üreten sözde bilim adamlarına dağıttılar. Federico Mayor o dönemde demir ve kömüre ve insan gücüne dayalı sanayileşmenin politik boyutu gözden sakladığını, zorba ekonominin yürüdüğünü, fakat elektronik tarım, biyoloji ve bioteknoloji üzerine dayalı yeni sanayide, özgür olmamanın ve eğitimsizliğin cezasının çekileceğini vurgular.

OKUYAN CAHİLLER…

Türkiye’de bugün okul ve öğrenci sayısına dayalı bir öğretim komedisi var. Geçen gün ticaret lisesini bitiren ve işletme (bu işletme fakülteleri Türkiye’yi ‘işleten’ fakülteler olarak da anılabilir) okuyan, düzenli konuşan ve dışarıdan bakınca zeki bir genç kıza sordum: ‘Suriye, Yunanistan ve Azerbaycan nerede?’ Bilmiyordu.

Sonra muhasebe okuyan bu yükseköğretim öğrencisinin 13×7 çarpımını akıldan yapmasını istedim, onu da yapamadı. Hiç kitap okumuyormuş.

Bu insanı donduracak deney ve gözlemleri her gençle yapabilirsiniz. Kimi istatistiklere göre Türkiye insanı ortalama 10 yılda bir kitap okuyor, günde 5 saat televizyon seyrediyormuş. Japonya’da ise kişi başına yılda 25 kitap okunuyormuş. Belki milletvekillerimiz de aynı ortalamayı tutturabiliyordur.

Türkiye bir mucizeyi gerçekleştiriyor ve okuyup öğrenmeden müthiş gelişiyor! Borcu kabarıyor, dolar milyarderi yetiştiriyor, gökdelen yapıyor ve neredeyse her şeyi ithal ediyor. Böyle bir ekonominin işleyişini, ve sanayileşmenin doğasını ancak iyi saatte olsunlar bilebilir. Bu cehalet sorununu serbest ticaretin (liberal ekonominin) çözmeyeceği de açık. Cahil bir ülkenin sadece ucuz işçiliğe, sıcak paraya, faize, kötü eğitime, palavraya ve televizyon seyirciliğine dayalı bir örgütlenme şansı, hele ‘özgürlük kültürü’ yoksa, olanaksızdır.

3. Bilim paylaşılan bilgi üzerine kuruluyor. Fakat 7×13’ü çarpamayan üniversite öğrencisi bu paylaşanlar arasında olamaz. Federico Mayor, ‘bilim ve teknoloji her gün yeni buluşlarla giderek karmaşıklaşan bir bilgi (information) ortamında yaşıyor. Oysa toplum ve politik liderler bu gelişmenin dışında kalıyorlar’, diyor. Türkiye’de bu tanım tam yerine oturmaktadır.

4. Çağımızın en önemli sorunu ‘bilimsel okumamışlık’ (scientific illiteracy)’dır. (Bizim Milli Eğitim Bakanlığımız milli ve eğitim sözcüklerinin içeriğini doğru tanımladığı zaman eğitimimiz amal-i erbaa öğretebilen bir düzeye çıkar inşallah!). ‘Halk en temel bilimsel bilgilere uzak kaldığı için gerektiğinde rasyonel bir seçim yapmakta zorlanıyor’, diyor UNESCO Başkanı. (Bizim hükümet enerji kıtlığı ve susuzluk, ulaşım gibi sorunları bu halka referandumla sorarak, inşallah, çözme olanağı bulacaktır.).

Kuşkusuz bilgisizlik sadece Türkiye’ye özgü değil. 1992’de İngiltere’de yapılan ‘Okumuş bir insanın okuması gerekli 10 temel kitap’ adlı ankette tek bir bilimsel yapıt yokmuş. İleri toplumlar bile edebiyatı temel bilgi açılım olarak görmekte devam ediyorlar. Bu olgu II. Dünya Savaşı’ndan sonra E. J. Snow tarafından da dile getirilmişti.

Türkiye’de okumuşluk, bilimsel bilgi sahibi olmak anlamına hiç gelmedi. Fakat toplum yeterince uyanık. Kimse MRI’sız hastaneye gitmiyor. Kuşkusuz insan varlık olarak aklı ile olduğu kadar duygularıyla da yaşar. Fakat bu insan karnı şişirilen, kafası boş bırakılan, dolar hesabında boğulan insan değildir. Namaza giderse dönünce pabucunda altın bulacağına inanan insanların eğitimle ilgili bir dertleri olamaz.

Federica Mayor bugünün insanının dünyayı bütün boyutlarıyla algılaması gerektiğini söyler. Bizim öğrencilerimizin de hiç olmazsa Azerbaycan’ın nerede olduğunu, ve Türkiye’de susuzluk, kuraklık sorunlarının önemini bilmesi gerek. Fakat daha da başta gelen ve çağdaş toplumların en önemli sorunu olan olgu ‘karar verici’ durumda bulunanların bilgi düzeyidir.

POLİTİKACILAR UMUTSUZLUK KAYNAĞI…

Çağdaş kültürün çok gerisinde kalmış politikacılar, gelecek açısından sadece umutsuzluk kaynağı olabilir. İnsanlar, tarihin kendilerini nereye getirdiğini bilmelidir. Üst düzeyde bilim adamları yetişmesinin ve eğitimin gelecek dünyada yaşamına olanak veren temel girdi olduğunu da öğrenmek zorundalar. Bu bilgiler ne yazık ki televizyondan öğrenilmiyor. Spor, show, film dizileri, politik dedikodu, bilgi değildir.

UNESCO istatistiklerine göre az gelişmiş (yani Türkiye gibi) ülkelerde yüksek öğretim almış insan sayısı gelişmiş ülkelerin 4-5 katı daha az, sanayileşmiş ülkelerde teknik personel sanayileşmemiş ülkelerin 8 katı, az gelişmiş ülkelerde (dünya nüfusunun %80’i) AR-GE harcamaları dünya araştırma harcamalarının sadece %4’üdür.

Sürdürülebilir kalkınma programlarında yeterli bir eşiğe gelmenin ilk koşulu yetişmiş insan gücünün kritik bir büyüklüğe erişmesidir. Bu bilgi birikimine liseden mezun olup, Yunanistan’ın nerede olduğunu bilmeyen ve dört işlem yapamayanlarla ulaşılamaz. Eğitim milyonluk öğrenci sayısı, binlerce yapı ile ölçülmüyor. Bizde okul var, eğitim yok, spor salonu var, spor yok, konferans salonu var, konferans yok, yol var, ulaşım yok. Eğitimin öğrenciler için mi, yoksa inşaat müteahhitleri için mi yapıldığı pek açık değil.

Bugün yeterli olmayan teknisyen, mühendis ve bilim adamı, yarın için gerekli teknik (yani uygarlık) kalitesinin hiç yetişememesi anlamına geliyor. Eğitimin varlığı, ancak amaca uygun, bilim ve teknolojiye gereken ağırlığı veren eğitim programlarının varlığı ile gerçekleşir. İngilizce dilli vakıf üniversitesi bilim adamı, mühendis yerine işletmeci yetiştiriyorsa, bu sadece millet kendini ‘işletiyor’ demeye gelir.

Türkiye henüz kaç bio-teknolog, kaç enerji uzmanı, kaç jeolog, kaç elektronik uzmanı, kaç doğa bilimci, kaç matematikçi ve kaç ‘imam’ yetiştireceğini anlamamış bir ülke. İşletmeci-imam yakın geleceğin okumuş prototipi olarak hazırlanıyor. Türk toplumu cyber-space ve nano-teknoloji dünyasında çağdaş Cro-magnon kuşağı olarak arz-ı endam etmemeli!

Bir Cro-magnon adamı rökonstrüksiyonunu hatırlıyor musunuz sayın okuyucular?… _____________ Doğan Kuban /Cumhuriyet

ÜLKE SERVETİNİN YÜZDE DOKSANI 88 BİN KİŞİDE…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 31 Aug 2009

Ülke Ekonomisi...

Ülke Ekonomisi...

Siz bu ülkede, içinde hakaret olmadığı ve tümüyle yasalara ve hukuka uygun  olduğu halde,  kişiler ya da kurumlar hakkında, haklı da olsanız, basında rahat rahat eleştiri yazısı yazabiliyor musunuz?

Tabi kastettiğimiz “kişi” ya da “kişiler” sokaktaki sıradan vatandaşlar değil.

Mesela kimler?

Cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri, büyükşehir belediye başkanları, müsteşarlar, genel müdürler, üst düzey bürokratlar, holding sahibi patronlar vs…

Evet yazıyorum/yazabiliyorum diyecek olanlar varsa, mutlaka arkalarında güçlü bir medya patronu ya da benzer bir güç vardır… Aksi halde günümüzde haklı da olsalar, yazdıkları yazıdan ötürü sıkıntıya girmeyecek basın mensubu, köşe yazarı yok gibidir…

Asgari ücret 530 lira dolayında..

Deseniz ki, Siz ey ülkeyi yönetenler; ülkede açlık sınırı bin liraya dayanmışken, garibana layık gördüğünüz 4 kişilik aile için aylığın 530 lira olması Allah’tan reva mı?

Her gün ekranlara çıkıp, ülkeyi şöyle kalkındırdık, insanımızı böyle mutlu ettik, “makro” dengeler (makro denge denilen garabet neyse…) son bilmem birkaç yılın en iyisi vs. vs. gibi nutuklar atmanın, doğrulukla, dürüstlükle, vicdanla ve takvayla uzaktan yakından alakası var mı?

Sizler ve çevrenizdekiler; iktidara gelirken mal varlıkları bazında hangi ölçeklerde idiniz? Bugün ne durumlardasınız.

Ne bereketli paralarınız ve ne akılcı yatırımlarınız varmış ve ne şanslı bir hayat çizgisi içindeymişsiniz, bunu bizim yarım aklımız bir türlü almıyor, hele şu mucizeyi nasıl yarattınız hele bir anlatın da biz de öğrenelim…

Böyle bir yazı yazsanız, hemen derler ki; “Sen kim oluyorsun? Anlımızın teriyle kazandığımız paranın, servetin hesabını, senin gibi baldırı çıplak bir basın mensubuna mı vereceğiz…” Sonrası tabii malum…

Arkanda gözü korkmuş, işini devletten gelecek paralara kurgulamış, bir daha ki seçime kadar ne yaparlarsa yapsınlar yönetim/yönetimler hakkında gıkını bile çıkarmayacak ve çıkarmamaya kararlı bir medya patronu varken; nasıl ortaya çıkar da “hodri meydan yapacağınız varsa göreceğinizde var…” moduna girebilirsiniz…

Bunu söylemekle, “susun”, “köşenize çekilin” , “etliye sütlüye karışmayın” diye bir tezi savunduğumuzu haşa düşünmeyin! Eğer dürüst ve doğru kişiyseniz, yaşam çizginizde başınızı öne eğecek zaaflarınız olmamışsa ve yoksa, her şeye karşın, gerçekleri yazmaktan asla kaçınmamalısınız!

Çünkü; “Bir ülkede namuslular, namussuzlar kadar cesur olmalıdır” İsmet İnönü

Bu aralar Akgün Tekin’in “Türk basınında kayan yıldız – Haldun Simavi’nin Günaydın’ı” (Doğan Kitap – 1. basım 2006) kitabını okuyoruz. Geçmişte görev yapmış bugünlerde “üstat” mertebesinde saygın konumlara gelmiş gazetecilerin, köşe yazılarının, eski yıllarda neler çektiklerini ve hapislere varacak denli ne haksızlara uğradıklarını ibretle okuyoruz.

Bugün ülke koşulları ve dünya konjonktüründe gelinen nokta ve durumlar, geçmişe göre hassas ve kritik. Böyle bir ortamda herkese özellikle de vatansever basın mensuplarına daha çok iş düşmekte. O nedenle gazetecilerin, köşe yazarlarının haksızlıklar karşısında hiçbir zaman pes etmemeleri gerekir.

Otobüs duraklarında ki türbanlıların yanında, son yıllarda gününü 4 çarpı 4 jeeplerde geçiren türbanlıların gittikçe arttığını söylüyorlar.

Öbür yandan iktidar için en büyük oy deposu olmuş, gıdasızlıktan renkleri kaçmış, derileri kurumuş, sürekli yardıma muhtaç duruma getirilmiş başörtülü kadınlarımızın pek çoğu ise; Ramazanın başlangıcında “Oruç Baba” türbesinin etrafında, “oruç babadan” para istemenin utanç verici yarışında bir insanlık dramı yansıtmaktalar…

Peki tablo neden böyle?

Çünkü ülke kötü yönetiliyor. Ekonomi gittikçe çöküyor. Beş yılda yapılan 500 milyar Dolar’ı aşan dış borçla, borcu borçla kapatarak ülke ayakta tutuluyor.

Dünya devletleri sıralamasında ekonomi büyüklüğü 17. sırada görünen Türkiye tablosunun yanında; fert başına gelir dağılımında ise ülkemiz 90. sırada. Yani ülkede, gelirin paylaşımında korkunç bir adaletsizlik var.

Hemen her dönemde iktidara gelenler ne yazık ki çok az istisna dışında ülke yönetimine “Harun” gibi gelip “Karun” gibi gitmekteler.

Bir ülkede halk gittikçe fakirleşiyor, ianeye muhtaç duruma getiriliyorsa, bilinsin ki o ülkenin başındakiler ve çevresindekiler de hızla zenginleşiyor demektir…

Aşağıda değerli ve deneyimli bir meslektaşımızın internetteki “19 bin milyoner övünç mü utanç mı?” başlıklı yazısından bir bölümü, sizlerle paylaşmak istiyoruz. Lütfen okuyunuz ve gelirin hakça paylaşımı açısından nasıl bir ülkede yaşadığımız gerçeğini ibret ve üzüntüyle görünüz.

Görünüz de, ülkede her şeyi “toz pembe” gösterenlere olan güveninizi bir kez daha test etmiş olun.

“Bankalardaki toplam tasarruf mevduatının 216 milyar 306 milyon lira olduğu BDDK bülteninde yer aldığına göre 1 milyon ve üzerinde hesapta parası bulunan 19 bin 55 kişi aynı zamandaki bankalardaki toplam mevduatın da yüzde 40.9′una sahip. Yani 19 bin kişi bankalardaki toplam paranın yüzde 41′inin de sahibi.  Ülke nüfusunun 72 milyon  olduğu göz önünde tutulduğunda neredeyse nüfusun binde 2.5′una bile ulaşmayan bir grup insan, yani 19 bin 55 kişi ülkenin toplam mevduatının yarısına yakın bölümüne sahip. 10 Bin lira ve yukarısındaki mevduat hesabı sahiplerini de toplama katarsak, 88 bin kişi, bankalardaki toplam paranın yüzde 90′a yakın bölümünün de sahibi. 100 Bin kişi bile değil. 1 Milyon kişi bile değil. 72 Milyonluk ülke servetinin yüzde 90′a varan bölümü 88 bin kişinin.”  ( Zülfikâr Doğan – Korhaber.com 10.Ağus.2009)

Başka söze ve yoruma gerek var mı?

Demek ki, lafla peynir gemisi yürümüyor…

Tabi mızrak da çuvala sığmıyor…

______________BURHAN ÖZBEY

Toplumsal Anlamda ‘KÜLTÜR ve UYGARLIK’…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 30 Aug 2009

63083_2

Kültürünüz ‘akılcılığa’, ‘özgür düşünceye’, ‘insanın yaratıcı var oluşuna’, ‘kendinden başkasının hakkına da saygı duymaya’, ‘toplumsal dayanışmaya ve paylaşma’ya, ‘çalışmayı bir yaşam biçimi saymaya’, ‘sürekli eğitim isteği’ne dayanıyorsa, siz uygarlık yolunda güvenle yol alıyorsunuz demektir.

Ama kültürünüz ‘açık ve örtük kaderciliğe’, ‘başkaları tarafından yönetilmeye’, ‘insanını kaderine bağlı oluşuna’, ‘kendinden başkasına aldırmamaya’, ‘ben dümenime bakarım’a, ‘çalışmadan avantadan yaşamaya’, ‘eğitimden olabildiğince kaçmaya’ dayanıyorsa, sizi hiçbir görüntü uygar yapamaz.

Akıl, Bilim ve Din… Ülkemizdeki Durum…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 30 Aug 2009

DOĞAN KUBAN...

DOĞAN KUBAN...

”Toplumumuzun bilimsel üretimi, kişisel performansların toplamı değil, tümel eğitimsel, bilgisel ve görgüsel birikimin, toplumu idare edenlerine ve topluma mal edilmiş olması sorunudur. Türkiye’de böyle bir özümseme söz konusu değildir. Akılla inancın kavgası, Batı’nın dünyaya egemen kültürünün ve bilimsel üstünlüğünün birkaç yüzyıllık bir süreç içinde gelişmesi sonucudur. Bu Batı’yı tanımlar. Bilim bir yaşam yoludur. Batılı toplumların bu kavgaya getirdikleri çözüm, Kilise’nin devlet idaresindeki etkisini yok ederek olmuştur.

Atatürk Cumhuriyeti’nin temel felsefesi de bundan ibarettir. Kısaca Devlet’in din ile kavgası değil, Devlet’in idaresinin akla emanet edilmesidir. Türkiye’de bilimsel ortamın toplum katında oluşmamasının nedeni, Osmanlı bilgi çölünün ıssızlığından kaynaklanıyor. Bu gelenekte,

1) Felsefe yokluğu,

2) Bilimsel söylemde kavramsal düşünce yokluğu,

3) Düşün alanında eleştiri yokluğu,

4) Nesnel gözlem yoksunluğu.

Bu entelektüel ölçütler olmayınca bilimsel ortam da oluşmamıştır. Dolayısıyla ne idarecilerde, ne patronlarda ne de halkta bilimsel motivasyon yoktur. Bunun yokluğu öğretim kurumlarının çağdaş düzeyde gelişmesine engel olmaktadır. 20. yüzyılın yarısından bu yana başarılı insan paradigması olarak topluma sunulan paralı insandır. Böyle bir ortamda bilimsel tavır bilimsel yaratıcılık kuşkusuz gelişmez.”

____________ Doğan Kuban…

YOBAZI İYİ TANIYIN!…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 27 Aug 2009

Kara gömlekli 600 adam, bir pazar sabahı tanyeri ağarırken geldiler…

Bitişik düzende ve son derece kararlı geldiler… Dozerleriyle, kepçeleriyle, kamyonlarıyla geldiler… Ve minicik yaşında meleklere karışan bir kızın adını taşıyan okulu, benzeri görülmemiş bir hışımla, akıl almaz bir hırsla yıktılar…

Peki, nasıl yıktılar? Bir cuma günü saat tam 16.58’de, yani mesai bitimine iki dakika kala, yani hafta sonu tatiline girilmek üzereyken “yıkım tebligatı” yaptılar… Yıkım tarihi olarak da pazar sabahı 06.00’yı seçtiler… Öyle yaptılar, çünkü yargının işlerine karışmasını hiç mi hiç istemiyorlardı… Yıkmayı, yerle bir etmeyi öylesine büyük bir iştahla istiyorlardı ki, okulun sahibi olan vakfın süre isteğine hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, hiç yüzleri kızarmadan şu yanıtı verebildiler:

- Süre verirsek, yürütmeyi durdurma kararı alırsınız!..

Aynen öyle oldu; bir gün sonra başvuru yapılan mahkeme oybirliği ile yıkımın durdurulmasına karar verdi, ama ne yazık ki iş işten geçmiş, okul kara gömlekliler tarafından yerle bir edilmişti bile…

Peki, niçin yıktılar? Çünkü yıllardır binlerce çocuğu okutan, mezun eden, arazisi devletin Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nden satın alınan vakıf okulu kaçaktı da ondan… Mimarlar Odası yıkımın hemen ardından rakamları açıkladı; İstanbul’da Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı 1850 okuldan 1665’i kaçaktı!.. Bitmedi; İstanbul’daki 1 milyon 650 bin binanın yüzde 70’i de kaçaktı!.. Bitmedi; İstanbul’un iki koca semti, Sultanbeyli ve Samandıra, kamu binalarıyla, hastaneleriyle, konutlarıyla tamamen kaçaktı!..

- Kara gömlekliler, okulu büyük bir hazla yıktılar ve gittiler…
***

Şaşırdınız mı?..

Ben, zerre kadar şaşırmadım!.. Bu kafa, bizlerin yıllardır bıkmadan, usanmadan anlatmaya çalıştığı yobaz kafadır… O okul, iktidara yanaşma olmayan, haysiyetli yazarların, her türlü baskıya karşın gerçekleri yazdığı bir gazetenin yöneticisiyle ilişkili olduğu için yıkılmıştır…

Bu kafa Türkiye’yi ortaçağ karanlığının eşiğine getiren kafadır. Daha üç gün önce bu kafanın, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin burs verdiği 15 bin kız öğrenciye terör incelemesi yaptırdığı ortaya çıkmadı mı?.. Bu kafa değil miydi, “Ayakta bevletmek günahtır” diye bir kentin tüm camilerindeki pisuvarları söktüren?.. Bu kafa, daha önceki gün, hayatını adadığı Lepra (cüzam) hastanesine Türkan Saylan adının verilmesini reddetmedi mi?.

Bu kafayı hâlâ tanıyamadın mı ey halkım? Bu kafa, “Barbie bebeklerin” erkeği tahrik ettiği fetvasını verebilecek kadar gözü dönmüş kafadır… Bu kafa, “Kız çocuğu 7 yaşından sonra babasına bile mesafeli durmalı, 9 yaşında evlendirilmesi caizdir” diyebilecek kadar sapıklaşmış kafadır… Bu kafa, ülkeyi topyekûn satışa çıkaran, toplumu “inananlar-inanmayanlar” diye bölen kafadır…

Uyan ey halkım:

____________ Ümit Zileli…

Savaş Vardır…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 27 Aug 2009

Savaş vardır hanımlar… Beyler… Beyefendiler…

Ganimet için, hırs için, daha fazla sömürecek topraklara sahip olmak için girilir.  Çoluk-çocuk, genç-yaşlı demeden kılıçtan kurşundan geçirilir.

Savaş vardır şeref için, onur için, canla başla kazanılmış haklarına özgürlüğüne göz dikenlere karşı durmak için girilir. Çoluk-çocuk, genç-yaşlı demeden, kılıca kurşuna gövdeler siper edilir. Halkın özgür, halkın tam bağımsız bir geleceğe kavuşması için verilen bu savaş; istilacılara, emperyalist sömürücülere, dünya çapında simsarlara atılmış bir tokattır…

Etiketler:

Yeterince Açık ve Öz… ‘The Shock Doctrine’…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 26 Aug 2009

Naomi Klein‘ın yeni kitabı ‘The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism’ (Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi). İngiltere ve ABD’de piyasaya çıkan kitapta sıkı Bush muhalifi Klein, mega felaketlerle süper şirketler arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyor. Sadece ABD değil, İngiltere ve İsrail’i de hedef tahtasına almış. ‘Şok Doktrini’ne göre büyük ölçekli bir değişim gerçekleştirmek, mesela bir bölgeyi baştan inşa edip para kazanabilmek için ‘felakete’ ihtiyaç var: Savaş, doğal afet, darbe veya terörist saldırı gibi. Demokrasinin pratikte uygulanamadığı felaket bölgeleri, global şirketler için canları istedikleri gibi at koşturabilecekleri bir rant alanı. ‘Çünkü kolektif şok yaşayan bir halk, tıpkı işkence altında arkadaşlarının adını veren birey gibi, pek çok değerinden vazgeçebilecek hale gelebilir’ diyor Klein. 11 Eylül’ün nasıl bir ekonomik büyümeye yol açtığını, Irak ve İsrail savaşlarındaki kazanç kapılarını merak edenler kitabı kaçırmasın.

DEVLET…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 25 Aug 2009

Dünyada bir sürü küçüklü büyüklü devlet var..
Devlet nedir?..
Devlet insan toplumunun belirli bir gelişim basamağında ortaya çıkan örgüttür; ekonomik egemenliği elinde bulunduran sınıfların kurduğu devlet tarihsel zaman içinde evrilmiştir…
Köleci devlet..
Feodal devlet..
Burjuva devleti..
Lenin
sosyalist -daha başka deyişle proletarya- devleti kurmak istedi; ama, sonuç ortada…
Demek ki insanlık henüz o aşamaya ulaşamadı

Buna karşılık nitelik bakımından çeşitli devletlerin bini bir para…
Burjuva parlamenter demokrasisinden tut, faşist diktatoryaya, monarşi, din devleti, oligarşik devlete dek beğen beğendiğini…
….
Diyelim ki Amerika güdümünde Kürt devleti BOP kapsamında kuruldu, kurulacak…
Ne olacak?..
Egemen sınıflar emperyalizmin hizmetinde köylülerin, işçilerin, emekçilerin canına okumak yolunda daha beter örgütlenip kurumsallaşacaklar…
T
ürkmüş, Kürtmüş, Çerkezmiş, Zazaymış, Süryaniymiş, Arapmış hiç fark etmeyecek…

????

PRİMAİRE… Toplumsal Primaire’lerimiz..

Posted by: ucnoktaaforizma on: 23 Aug 2009

İlkel Tip: ‘Primaire’

“Primaire”ler, kendi dar dünyalarını yıkan düşünceler ve insanlar karşısında derhal birbirlerini tutarlar, birleşirler. Düşünce kuvvetine karşı his ve heyecanla, o da yetmezse zor ve şiddetle karşı koymaya çalışırlar. Bunların kendi aralarında anlaşmaları, gerçek bir düşünce planında değil, düşünce (fikir) kıyafetine bürünmüş belirsiz duygu ve meyiller planında olur.

Toplumumuzun sosyo-psikolojik anket ve etütlerinin yapılmaması, pek çok sorunlarımızı çözme imkânı yerine, demagojik ve paradoksal işlemlerin oluşumuna yol açıyor. Şimdi sizlere pek yakından tanımanız lazım gelen bizim toplumumuzda adeta öncesiz ve sonsuz mevcut diyebileceğimiz bir insan tipini tanıtmak istiyorum.

Bu tipin “sosyo-psikolojik” nedenlerini maalesef bilmiyoruz. Psikoanalitik bilgilerimize göre: “Kötü identifikasyon: Reaksiyon formation, submision” gibi ruhi mekanizmalarla açıklamak mümkünse de, sosyal zorunlulukları bugün için bilinmezdir. Fransızlar bu tip insanlara “primaire” derler. Lügat anlamına göre: Kafasını ilköğrenimin tel örgüsü içine hapsetmiş adam demektir. Fakat bu tanımlama o deyimin ilk ve en yüzeysel anlamıdır.

Bugün aydın bir Batılı “primaire” denen adamı şöyle anlar: Dünyanın gidişine üstünkörü ve temelsiz bilgilerin penceresinden bakarak, olayları mutlaka yalan yanlış yazan ve kendi yorumlarına körü körüne bağlı kalan kimse. Biz böylesine pekâlâ “aydın taslağı”  da diyebiliriz. Uzaktan bakarsanız “aydın taslağı” size şirin görünür.

Çünkü dürüst adamdır. Hali ve tavrı ciddidir. İnandıklarına içtenlikle inanır. Bağlandığı insanlara, fikirlere, cereyanlara ömrü boyunca sadık kalır. Sanki yaşamının başında, kendi kendisiyle sözleşmiş, ant içmiş gibidir. Görüş ve anlayış sınırının dışına çıkmayacağını, tutturduğu yolu bırakmayacağını, olayların yalanlamasına uğrasa bile daima kendisini haklı bulacağını bilir. Bu onun metanetidir. İlk bakışta böyle bir kaya sertliği sizin de hoşunuza gider. İçinizden hayranlık duyarsınız.

Fakat yakından bakarsanız iş değişir, önce o kaya sertliği yerine, her parçası ile yattığı zemine sıkı sıkıya bağlanmış gülünç ve kötü kısmetli cücenin çocukça yetersizliği yerleşir. Hayranlığınız daha o anda merhamete dönüşür. Bu kendi iradesiyle kendisini kısır hayallere bağlamış olan zavallı “Promethe”ye acımaya başlarsınız. İnsan zekâsının nasıl olup da birkaç dar kalıba tıkılabildiğine şaşarsınız.

Bu kalıplar, onun daha ilkokul çağında kafasına nereden girmişse girmiş; fakat zamanla büsbütün taşlaşmış öyle bilgi edinme ve muhakeme biçimleridir ki, onu dolap beygiri gibi hep aynı daire içinde döndürür. Karşısına çıkan her gerçek, o kalıplara uyduğu ve dolayısıyla bostan dolabına eklenebilecek bir kova olduğu oranda geçerlidir. Çünkü aydın taslağında gerçeğin tek kaynağı kendisidir.

O kafaya belki emir girer ama daracık bir sistem yaratır. Korku girer ve mevcut sistemi bir an bastırır gibi olur. Fakat şüphe giremez, gerçek peşinde koşmanın tek gereği olan şüphe, o kafaya sızmaz.

Primaire”lik bir öğrenim ve diploma problemi değildir. Bir çeşit kafa tembelliğidir ki, nedenini çok zaman çevrede biraz da yaratılışta aramak doğrudur.

Nice öğrenim görmemişler, diplomasızlar vardır ki “ilkel”lerin kafa yapısına has çarpıklıklarından kendilerini kurtarabilmişlerdir. Buna karşı, öyle diplomalılar vardır ki kendilerini seven geniş bir cahil çevresi içinde çalışarak “primaire” olmanın o darlık içindeki rahatlığına kavuşurlar.

Primaire” yalnız kendi gözlemlerinin doğruluğuna inanır, onları başkalarıyla karşılaştırmaya dahi tenezzül etmez. Etrafında cereyan eden olayların tek nedenli olaylar olduğuna inandığı için de açıklamalarının basit olduğu ölçüde “doğru” olduğunu zanneder. Görüş ve anlayış sınırı daima şüphelerle delinip, arkasından yeni ufuklar ortaya çıkmadığı için de hep aynı nedenlerle birbirinden farklı olaylara açıklık vermeye kalkışır.

Kendi açıklamaları kendisince doğayı, insanı ve toplumu düzenleyen yasalar kadar kesindir, hatta o yasaların kendisidir. Şayet olaylar ve insanlar bir gün bu kurallara yani kendi yasalarına uymazsa bunu istisnaların çoğalmasına hamleder ve bir gün her şeyin tekrar yoluna gireceğini umar.

Zanneder ki, kendi yaşamlarına uymayan her olay bir garabet (şaşılacak şey), her insan bir garibedir (tuhaf), insanları olduğu gibi değil de kendi kafasına göre olması gerektiği gibi gören “Primaire”in kendi kafa akranlarından başkasıyla anlaşmasına olanak yoktur.

Kurdukları klik ve ideoloji

Primaire”ler, kendi dar dünyalarını yıkan düşünceler ve insanlar karşısında derhal birbirlerini tutarlar, birleşirler. Düşünce kuvvetine karşı his ve heyecanla, o da yetmezse zor ve şiddetle karşı koymaya çalışırlar.

Bunların kendi aralarında anlaşmaları gerçek bir düşünce planında değil, düşünce (fikir) kıyafetine bürünmüş belirsiz duygu ve meyiller planında olur. Bu nedenledir ki kurdukları klik’e daima bir sözde ideoloji arayıp bulurlar. O da klik’in perçin maddesi olan bir belirsiz duygu, meyil ve emellere güya bir insani doktrin manzarası vermeye çalışır. Akıl ve mantık pertavsızı ile bakılırsa dikiş yerleri sırıtan bu yama bohçası, ideolojisi, onlarda hemen bir parola bir temel esas olur. Öyle ki en haklı bir tenkit karşısında bütün klik yekpare bir telin merdanesi halinde, önüne çıkanı derhal yamyassı etmeye çalışır.

Dogmatizm, topyekûncu akideler, nihayet “mistiklik”, terakkiye (ilerlemeye) karşı ayak direme ve hoşgörüye karşı vurdumduymazlık, insanları fabrika ürünleri gibi birbirine kafaca eş görmek özlemi, bireylerin kendi yetenekleriyle değil kitlelerin sırtında yükselmesini hoş karşılama alışkanlığı; hep “primaire”ler arasında çabucak yayılan ve kök salan huylardır.

Sonuç…_____“Primaire”ler ancak aydınların ağır bastığı ülkelerde sinerler ve gülünç olmak korkusu ile ortaya çıkmaktan çekinirler. Anlamın ağır bastığı ülkelerde ise aydınlar, safsatanın kurbanı olmamak ve zulme uğramamak için susarlar. Aydın “primaire”i soytarıya çevirerek susturur. Fakat “primaire” fırsat bulunca aydını mutlaka çarmıha gerer. Toplumlar “primaire”lerin şerrinden ancak aydınların hür ve hasbi eleştirileri sayesinde kurtulur. Şu veya bu nedenle aydınların sesi duyulmazsa“primaire”lerin eline kalacak dünyada artık ne insanlık haysiyeti ne de yaşamak zevki kalır. Her olay bir garabet (şaşılacak şey) her insan bir garibedir (tuhaf), insanları olduğu gibi değil de kendi kafasına göre olması gerektiği gibi gören “primaire”nin kendi kafa akranlarından başkasıyla anlaşmasına olanak yoktur.

Dr. Mustafa Kemal TOLGA Nöro-Psikiyatr

1) Prof. Sabri Esat Siyavuşgil.

2) Prof. Dr. Rasim Adasal.

Nerdeydin a Duyarlılık?…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 21 Aug 2009

Türkiye AB’den uzaklaşırken, toplumumuz inanan-laik diye parçalanırken, “şüpheli” birisi cumhurbaşkanı olurken, Deniz Feneri’nden oğulların-dünürlerin inanılmaz yükselişine kadar vurgun yapılırken, iktidar partisi irticanın merkezi olurken, insanların yatak odalarına girip telefonları dinlenirken ve gizli faşizm korku salarken, eline ömründe silah almamış gerçek aydınlar hapishanelerde kendi canlarına kıyarken ya da canları alınırken…

Nerdeydin a duyarlılık?..

Gazete Protesto…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 13 Aug 2009

ucnokta.com

ucnokta.com

Cahillerin elinde…

Posted by: ucnoktaaforizma on: 13 Aug 2009

Cahillerin eline düştük
biliyoruz sonumuz fena olacak

- ağır ayak sağlam basar, hafif ayak boka basar

diyorlar…  bir şansı ayakta bekliyoruz… :)

uc…

Hayata ve İnsana dair...

ÖNYARGIDAN UZAK OKUNASI YAZILAR…

"OKUYANLAR ÖZGÜR OLMALI..." Gerçek hayatta; Yalanın kinin ve ezici üstünlük sağlamak isteyen insanlara karşı dirençli biri olma adına ve yakında yapabileceklerimi, özlemlerimi, kurgularımı; içten, yalın ve katıksız anlatabileceğim inandığım siz değerli insanlara ayna olacağımı düşlüyorum... Herkese sevgiler. :) _____________________________ " Binlerce yıllık Anadolu görgüsünden süzülerek gelen birlikte yaşama kültürünü, Anadolu'nun bağrından yetişmiş ermişlerin, Yunus'ların, Mevlana'ların; "yaradılanı sevdik yaradandan ötürü" öğretilerini ve ailemden getirdiğim kentli olma kültürünü, tarih boyunca fedakarlığın ve cesaretin eşsiz örneklerini vermiş asil milletimin değerleriyle birlikte akılcı ve çağdaş bir vizyonla harmanlayınca, kendi dışımdaki şeylere karşı da sorumluluk taşımam gerektiğini kavradım. Kendimden ve yakın çevremden başlayıp, bütüncül bakış açısı, sevgi, saygı ve empati ile beslenen bu sorumluluk anlayışını öncelikle ülkeme, tanıdığım - tanımadığım bütün milletime, hatta bazen başka ülkelere ve onların milletlerine kadar da yansıtabildim. Ve bundan da hep büyük mutluluk duydum... " Ve bu mutlulukla da ölmek isterim... :) ________________________________ ‘Hoş geldin! / Kesilmiş bir kol gibi / omuz başımızdaydı boşluğun.../ Hoş geldin! / Ayrılık uzun sürdü. / Özledik./ Gözledik... / Hoş geldin!/ Biz / bıraktığın gibiyiz. / Ustalaştık biraz daha / taşı kırmakta, / dostu düşmandan ayırmakta... / Hoş geldin. / Yerin hazır. / Hoş geldin. / Dinleyip diyecek çok. / Fakat uzun söze vaktimiz yok. / YÜRÜYELİM.....’ Nazım HİKMET...

SAYFAMIZDA EN ÇOK HANGİ TÜR YAZILAR OKUMAK İSTERSİNİZ… :)

ucnokta…

...

ucnokta’dan

Arşiv…

Get the buttons…

RSS BAŞLIKLAR…

  • DEFOLUP GİDİN…
    Sel felaketinden sonra, 15 yıldır İstanbul’u, 7 yıldır ülkeyi yönetenlerin konuşmalarını, açıklamalarını dinledikçe utanç duydum. İnsanlığımdan utandım. İçimden hiçbir şey yazmak gelmedi. Kısa bir süre önce aldığım bir mektubu sizlerle paylaşıyorum: “Oturumunuzu sonlandırmaya geldim. Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artı […]
  • TEMELDEKİ BÖLÜNMÜŞLÜK… Açılım…
    Temeldeki Bölünmüşlük Türkiye’de bölünme korkusu, kaygısı, fobisi yaşanıyor. Tartışılan daha çok etnik esasa dayalı bölünme, ayrışma… Kimileri bu korkuyu, kaygıyı yersiz buluyor. Özgüven noksanlığına bağlıyor; kimileri yabancı güçler bizi Yugoslavya, Irak gibi parçalayacaklar kaygısını taşıyor. Bence, Türkiye bölünmüştür, bölünmüşlüğün kökü de bağımsız […]
  • PEŞLERİNDEYİZ…
    78’liler Girişimi, Ankara 78′liler Birlik ve Dayanışma Derneği her yıl olduğu gibi bu yılki 12 Eylül darbesinde curta karşıtı etkinliklere hazırlanıyor. 78′liler 12 Eylül günü Ankara Gar’ı önünde toplanarak saat 14′te Sıhhıye Meydanı’nda bir miting düzenleyecekler. 10-09-2009, Perşembe 78′lilerin yaptığı “12 Eylül sü […]
  • Şeytanın Dışkısı…
    OPEC’in kurucularından, zamanın Venezüella Petrol Bakanı Perez Alfonso’nun, “Petrol siyah altın değil, şeytanın dışkısıdır” sözlerine bakarsak, 100 yıldır bu dışkıyla beslenen bir uygarlıkta yaşıyoruz… Posted in ucnokta'dan Tagged: Petrol, Siyah altın, Şeytanın dışkısı...
  • Bilimsel Devrim ve Kemalizm…
    ‘Bilimsel Devrim’ ve Kemalizm… Copernicus, Keppler, Galileo, Vesalius, Bacon, Newton, Leibnitz, vb… 16’ncı ve 17’nci yüzyıllarda bu adların başını çektiği ‘Bilimsel Devrim’ insanlığın 2000 yıllık geleneklerini 150 yılda değiştiriyor; ‘Aydınlanma’ sürecini gündeme getiriyor… 1789’da ‘İnsan Hakları Bildirisi’ Fransa’da yayımlanıyor… Din […]
  • Türkiye’de Üniversite…
    ”Türkiyede son yüksek eğitim aşaması, bir bina yapıp içine akademik unvanı olan birkaç kişiyi koyarak üniversite açmak oluyor. Bazı yeni fakültelerde bir doçent bile bulunmuyor. Kırsal kesimin yüzeysel kültür anlayışı ansiklopedik bilgi salamurası yapmakla bilimi karıştırıyor. Değil bilim üretmek, bilimsel okuma yazma bile gelişmiyor. Bilimsel okumuşlu […]
  • Köksüzlük… Avrupa, Türkiye, Bilim, Din…
    Bizde köksüzlük egemen, diyor Doğan Kuban. “Avrupada düşünce ırmak gibi beslene beslene gelmiş. Bizde o hiç olmadı.Türkiye’de düşünce akımlarının çoğu aktarmadır. Bilim de öyle, ideoloji de. Hatta dini düşüncede de aynı köksüzlük var. Halka da zaten inmez. Müslümanlık bile basit birkaç litürjik bilgi dışında gerçek bir tarihi bilgiye oturmaz. Hal […]
  • Manzara… Türkiye’ye Dayatılanlar ve Kullandıkları Sopa…
    Manzara şudur: İslam ülkeleri arasında, çağdaşlığı yakalamaya en yakın ülke olan Türkiye’nin başına sopayla “yerine oturtulmaya”, “kendisine layık görülen yere”, yani İslam ülkelerinde egemen kültüre, özetle dinci bir ülkeye geri gönderilmeye çalışılıyor! Kafanı kaldırma ve çıkarma! vurularak, Bu amaçla kullanılan sopa: Ilımlı i […]
  • 21. YÜZYIL CEHALETİ… ‘OKUMUŞ CAHİLLER’…
    Türkiye henüz kaç bio-teknolog, kaç enerji uzmanı, kaç jeolog, kaç elektronik uzmanı, kaç doğa bilimci, kaç matematikçi ve kaç ‘imam’ yetiştireceğini anlamamış bir ülke. İşletmeci-imam yakın geleceğin okumuş prototipi olarak hazırlanıyor. Türk toplumu cyber-space ve nano-teknoloji dünyasında çağdaş Cro-magnon kuşağı olarak arz-ı endam etmemeli! Bu gözlemlerd […]
  • ÜLKE SERVETİNİN YÜZDE DOKSANI 88 BİN KİŞİDE…
    Siz bu ülkede, içinde hakaret olmadığı ve tümüyle yasalara ve hukuka uygun  olduğu halde,  kişiler ya da kurumlar hakkında, haklı da olsanız, basında rahat rahat eleştiri yazısı yazabiliyor musunuz? Tabi kastettiğimiz “kişi” ya da “kişiler” sokaktaki sıradan vatandaşlar değil. Mesela kimler? Cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, mi […]
  • Toplumsal Anlamda ‘KÜLTÜR ve UYGARLIK’…
    Kültürünüz ‘akılcılığa’, ‘özgür düşünceye’, ‘insanın yaratıcı var oluşuna’, ‘kendinden başkasının hakkına da saygı duymaya’, ‘toplumsal dayanışmaya ve paylaşma’ya, ‘çalışmayı bir yaşam biçimi saymaya’, ‘sürekli eğitim isteği’ne dayanıyorsa, siz uygarlık yolunda güvenle yol alıyorsunuz demektir. Ama kültürünüz ‘açık ve örtük kaderciliğe’, ‘başkaları tarafında […]
  • Akıl, Bilim ve Din… Ülkemizdeki Durum…
    ”Toplumumuzun bilimsel üretimi, kişisel performansların toplamı değil, tümel eğitimsel, bilgisel ve görgüsel birikimin, toplumu idare edenlerine ve topluma mal edilmiş olması sorunudur. Türkiye’de böyle bir özümseme söz konusu değildir. Akılla inancın kavgası, Batı’nın dünyaya egemen kültürünün ve bilimsel üstünlüğünün birkaç yüzyıllık bir […]
  • YOBAZI İYİ TANIYIN!…
    Kara gömlekli 600 adam, bir pazar sabahı tanyeri ağarırken geldiler… Bitişik düzende ve son derece kararlı geldiler… Dozerleriyle, kepçeleriyle, kamyonlarıyla geldiler… Ve minicik yaşında meleklere karışan bir kızın adını taşıyan okulu, benzeri görülmemiş bir hışımla, akıl almaz bir hırsla yıktılar… Peki, nasıl yıktılar? Bir cuma günü saat tam 16.58’de, yani […]
  • Savaş Vardır…
    Savaş vardır hanımlar… Beyler… Beyefendiler… Ganimet için, hırs için, daha fazla sömürecek topraklara sahip olmak için girilir.  Çoluk-çocuk, genç-yaşlı demeden kılıçtan kurşundan geçirilir. Savaş vardır şeref için, onur için, canla başla kazanılmış haklarına özgürlüğüne göz dikenlere karşı durmak için girilir. Çoluk-çocuk, genç-yaşlı demed […]
  • Yeterince Açık ve Öz… ‘The Shock Doctrine’…
    Naomi Klein‘ın yeni kitabı ‘The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism’ (Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi). İngiltere ve ABD’de piyasaya çıkan kitapta sıkı Bush muhalifi Klein, mega felaketlerle süper şirketler arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyor. Sadece ABD değil, İngiltere ve İsrail’i de hedef tahtasına a […]
  • DEVLET…
    Dünyada bir sürü küçüklü büyüklü devlet var.. Devlet nedir?.. Devlet insan toplumunun belirli bir gelişim basamağında ortaya çıkan örgüttür; ekonomik egemenliği elinde bulunduran sınıfların kurduğu devlet tarihsel zaman içinde evrilmiştir… Köleci devlet.. Feodal devlet.. Burjuva devleti.. Lenin sosyalist -daha başka deyişle proletarya- devleti kurmak i […]
  • PRİMAİRE… Toplumsal Primaire’lerimiz..
    İlkel Tip: ‘Primaire’ “Primaire”ler, kendi dar dünyalarını yıkan düşünceler ve insanlar karşısında derhal birbirlerini tutarlar, birleşirler. Düşünce kuvvetine karşı his ve heyecanla, o da yetmezse zor ve şiddetle karşı koymaya çalışırlar. Bunların kendi aralarında anlaşmaları, gerçek bir düşünce planında değil, düşünce (fikir) kıyafetine bürünmüş belirsiz d […]
  • Nerdeydin a Duyarlılık?…
    Bekir Coşkun.. 21/08/09
  • Gazete Protesto…
    Posted in ucnokta'dan Tagged: Gazete protesto, ucnokta.com, uydurma haber
  • Cahillerin elinde…
    Cahillerin eline düştük biliyoruz sonumuz fena olacak - ağır ayak sağlam basar, hafif ayak boka basar diyorlar…  bir şansı ayakta bekliyoruz… Posted in ucnokta'dan Tagged: ayak basmak, Bir şans, Cahillik, Cem Güneş, Sonumuz
Watch videos at Vodpod and other videos from this collection.

 

Kasım 2009
M T W T F S S
« Sep    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

Flickr Photos

Loch Lomond

Noviembre

Urban myPhone

My Photography Affair III (314/365)

More Photos

Blog Stats

  • 22,838 60

RSS ucnokta…

  • DEFOLUP GİDİN…
    Sel felaketinden sonra, 15 yıldır İstanbul’u, 7 yıldır ülkeyi yönetenlerin konuşmalarını, açıklamalarını dinledikçe utanç duydum. İnsanlığımdan utandım. İçimden hiçbir şey yazmak gelmedi. Kısa bir süre önce aldığım bir mektubu sizlerle paylaşıyorum: “Oturumunuzu sonlandırmaya geldim. Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artı […]
  • TEMELDEKİ BÖLÜNMÜŞLÜK… Açılım…
    Temeldeki Bölünmüşlük Türkiye’de bölünme korkusu, kaygısı, fobisi yaşanıyor. Tartışılan daha çok etnik esasa dayalı bölünme, ayrışma… Kimileri bu korkuyu, kaygıyı yersiz buluyor. Özgüven noksanlığına bağlıyor; kimileri yabancı güçler bizi Yugoslavya, Irak gibi parçalayacaklar kaygısını taşıyor. Bence, Türkiye bölünmüştür, bölünmüşlüğün kökü de bağımsız […]
  • PEŞLERİNDEYİZ…
    78’liler Girişimi, Ankara 78′liler Birlik ve Dayanışma Derneği her yıl olduğu gibi bu yılki 12 Eylül darbesinde curta karşıtı etkinliklere hazırlanıyor. 78′liler 12 Eylül günü Ankara Gar’ı önünde toplanarak saat 14′te Sıhhıye Meydanı’nda bir miting düzenleyecekler. 10-09-2009, Perşembe 78′lilerin yaptığı “12 Eylül sü […]
  • Şeytanın Dışkısı…
    OPEC’in kurucularından, zamanın Venezüella Petrol Bakanı Perez Alfonso’nun, “Petrol siyah altın değil, şeytanın dışkısıdır” sözlerine bakarsak, 100 yıldır bu dışkıyla beslenen bir uygarlıkta yaşıyoruz… Posted in ucnokta'dan Tagged: Petrol, Siyah altın, Şeytanın dışkısı...
  • Bilimsel Devrim ve Kemalizm…
    ‘Bilimsel Devrim’ ve Kemalizm… Copernicus, Keppler, Galileo, Vesalius, Bacon, Newton, Leibnitz, vb… 16’ncı ve 17’nci yüzyıllarda bu adların başını çektiği ‘Bilimsel Devrim’ insanlığın 2000 yıllık geleneklerini 150 yılda değiştiriyor; ‘Aydınlanma’ sürecini gündeme getiriyor… 1789’da ‘İnsan Hakları Bildirisi’ Fransa’da yayımlanıyor… Din […]
  • Türkiye’de Üniversite…
    ”Türkiyede son yüksek eğitim aşaması, bir bina yapıp içine akademik unvanı olan birkaç kişiyi koyarak üniversite açmak oluyor. Bazı yeni fakültelerde bir doçent bile bulunmuyor. Kırsal kesimin yüzeysel kültür anlayışı ansiklopedik bilgi salamurası yapmakla bilimi karıştırıyor. Değil bilim üretmek, bilimsel okuma yazma bile gelişmiyor. Bilimsel okumuşlu […]
  • Köksüzlük… Avrupa, Türkiye, Bilim, Din…
    Bizde köksüzlük egemen, diyor Doğan Kuban. “Avrupada düşünce ırmak gibi beslene beslene gelmiş. Bizde o hiç olmadı.Türkiye’de düşünce akımlarının çoğu aktarmadır. Bilim de öyle, ideoloji de. Hatta dini düşüncede de aynı köksüzlük var. Halka da zaten inmez. Müslümanlık bile basit birkaç litürjik bilgi dışında gerçek bir tarihi bilgiye oturmaz. Hal […]
  • Manzara… Türkiye’ye Dayatılanlar ve Kullandıkları Sopa…
    Manzara şudur: İslam ülkeleri arasında, çağdaşlığı yakalamaya en yakın ülke olan Türkiye’nin başına sopayla “yerine oturtulmaya”, “kendisine layık görülen yere”, yani İslam ülkelerinde egemen kültüre, özetle dinci bir ülkeye geri gönderilmeye çalışılıyor! Kafanı kaldırma ve çıkarma! vurularak, Bu amaçla kullanılan sopa: Ilımlı i […]
  • 21. YÜZYIL CEHALETİ… ‘OKUMUŞ CAHİLLER’…
    Türkiye henüz kaç bio-teknolog, kaç enerji uzmanı, kaç jeolog, kaç elektronik uzmanı, kaç doğa bilimci, kaç matematikçi ve kaç ‘imam’ yetiştireceğini anlamamış bir ülke. İşletmeci-imam yakın geleceğin okumuş prototipi olarak hazırlanıyor. Türk toplumu cyber-space ve nano-teknoloji dünyasında çağdaş Cro-magnon kuşağı olarak arz-ı endam etmemeli! Bu gözlemlerd […]
  • ÜLKE SERVETİNİN YÜZDE DOKSANI 88 BİN KİŞİDE…
    Siz bu ülkede, içinde hakaret olmadığı ve tümüyle yasalara ve hukuka uygun  olduğu halde,  kişiler ya da kurumlar hakkında, haklı da olsanız, basında rahat rahat eleştiri yazısı yazabiliyor musunuz? Tabi kastettiğimiz “kişi” ya da “kişiler” sokaktaki sıradan vatandaşlar değil. Mesela kimler? Cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, mi […]
  • Toplumsal Anlamda ‘KÜLTÜR ve UYGARLIK’…
    Kültürünüz ‘akılcılığa’, ‘özgür düşünceye’, ‘insanın yaratıcı var oluşuna’, ‘kendinden başkasının hakkına da saygı duymaya’, ‘toplumsal dayanışmaya ve paylaşma’ya, ‘çalışmayı bir yaşam biçimi saymaya’, ‘sürekli eğitim isteği’ne dayanıyorsa, siz uygarlık yolunda güvenle yol alıyorsunuz demektir. Ama kültürünüz ‘açık ve örtük kaderciliğe’, ‘başkaları tarafında […]
  • Akıl, Bilim ve Din… Ülkemizdeki Durum…
    ”Toplumumuzun bilimsel üretimi, kişisel performansların toplamı değil, tümel eğitimsel, bilgisel ve görgüsel birikimin, toplumu idare edenlerine ve topluma mal edilmiş olması sorunudur. Türkiye’de böyle bir özümseme söz konusu değildir. Akılla inancın kavgası, Batı’nın dünyaya egemen kültürünün ve bilimsel üstünlüğünün birkaç yüzyıllık bir […]
  • YOBAZI İYİ TANIYIN!…
    Kara gömlekli 600 adam, bir pazar sabahı tanyeri ağarırken geldiler… Bitişik düzende ve son derece kararlı geldiler… Dozerleriyle, kepçeleriyle, kamyonlarıyla geldiler… Ve minicik yaşında meleklere karışan bir kızın adını taşıyan okulu, benzeri görülmemiş bir hışımla, akıl almaz bir hırsla yıktılar… Peki, nasıl yıktılar? Bir cuma günü saat tam 16.58’de, yani […]
  • Savaş Vardır…
    Savaş vardır hanımlar… Beyler… Beyefendiler… Ganimet için, hırs için, daha fazla sömürecek topraklara sahip olmak için girilir.  Çoluk-çocuk, genç-yaşlı demeden kılıçtan kurşundan geçirilir. Savaş vardır şeref için, onur için, canla başla kazanılmış haklarına özgürlüğüne göz dikenlere karşı durmak için girilir. Çoluk-çocuk, genç-yaşlı demed […]
  • Yeterince Açık ve Öz… ‘The Shock Doctrine’…
    Naomi Klein‘ın yeni kitabı ‘The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism’ (Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi). İngiltere ve ABD’de piyasaya çıkan kitapta sıkı Bush muhalifi Klein, mega felaketlerle süper şirketler arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyor. Sadece ABD değil, İngiltere ve İsrail’i de hedef tahtasına a […]
  • DEVLET…
    Dünyada bir sürü küçüklü büyüklü devlet var.. Devlet nedir?.. Devlet insan toplumunun belirli bir gelişim basamağında ortaya çıkan örgüttür; ekonomik egemenliği elinde bulunduran sınıfların kurduğu devlet tarihsel zaman içinde evrilmiştir… Köleci devlet.. Feodal devlet.. Burjuva devleti.. Lenin sosyalist -daha başka deyişle proletarya- devleti kurmak i […]
  • PRİMAİRE… Toplumsal Primaire’lerimiz..
    İlkel Tip: ‘Primaire’ “Primaire”ler, kendi dar dünyalarını yıkan düşünceler ve insanlar karşısında derhal birbirlerini tutarlar, birleşirler. Düşünce kuvvetine karşı his ve heyecanla, o da yetmezse zor ve şiddetle karşı koymaya çalışırlar. Bunların kendi aralarında anlaşmaları, gerçek bir düşünce planında değil, düşünce (fikir) kıyafetine bürünmüş belirsiz d […]
  • Nerdeydin a Duyarlılık?…
    Bekir Coşkun.. 21/08/09
  • Gazete Protesto…
    Posted in ucnokta'dan Tagged: Gazete protesto, ucnokta.com, uydurma haber
  • Cahillerin elinde…
    Cahillerin eline düştük biliyoruz sonumuz fena olacak - ağır ayak sağlam basar, hafif ayak boka basar diyorlar…  bir şansı ayakta bekliyoruz… Posted in ucnokta'dan Tagged: ayak basmak, Bir şans, Cahillik, Cem Güneş, Sonumuz

UCNOKTA…

Hata: Twitter yanıt vermedi.Lütfen birkaç dakika bekleyip bu sayfayı tazeleyin.

Heading…

http://www.socialvibe.com/UCNOKTA

SocialVibe